Almanya’ya ilk gidişim 1974 yılındaydı. Orada hem çalışıp hem de bir üniversitenin güzel sanatlarla ilgili bir bölümünde okumayı amaçlıyordum. Gün geldi, bir tanıdığın otomobiliyle Adana’dan çıkıp düştük Almanya’nın yollarına. Heyecanlı bir yolculuktu.
Daha önce Ankara ve İstanbul’u görmüştüm. Bu nedenle buralarda pek merak edeceğim bir şey yoktu. Edirne’den ötesini görmek için sabırsızlanıyordum. Kapıkule, şimdi Bulgaristan… Bulgaristan’dan geçerken kayda değer bir şey göremedim. Gördüğüm yerler biraz bizdeki kır manzaralarını anıştırıyordu. Yugoslavya biraz daha değişikti. Yol boyundaki yerleşim alanlarında alış veriş yapan kadın ve erkekler daha derli toplu görünüyordu. Avusturya topraklarında gördüğümüz evler ve evleri kuşatan yeşil alanlar bir hayli ilgi çekiciydi. Her şey Bulgaristan ve Yugoslavya’ya göre daha düzenli, daha bir biçimli görünüyordu. Salzburg’u geçiyoruz ve işte Almanya…
Avusturya sınırını geçip Münih’e doğru yol alırken ders kitaplarının yeterince anlatamadığı dev bir endüstri ülkesiyle karşı karşıya olduğumu hissediyordum. Dev enerji hatları, otoyollar ve otoyollarda sel gibi akan motorlu taşıtlar… Kuşkusuz yalnızca bunlar değildi ilgimi çeken şeyler. Yol dışında her yer yemyeşildi. Yerleşim yerlerinin A’da Z’ye adamakıllı planlanmış olduğu bir bakışta anlaşılabiliyordu. Almanya’da görüp öğrendiğim her şeyi kendi ülkemle kıyaslama ihtiyacı duyuyordum. Aslında Tanzimat aydınları da bunu yapmıyor muydu?
Gel zaman git zaman, 2008 yılında bir Mevlana Sempozyumuna katılmak üzere eşimle birlikte yolumuz Hindistan’a düştü. Bombay Hava Alanı büyük bir hava alanıydı. Ne var ki olanakları bakımından bizim Atatürk Hava Alanının yanında sıraya bile giremezdi. Bombay’dan da Kalikut Üniversitesine… Modern bir üniversiteydi Kalikut Üniversitesi. Ama kalacak yerlerinden yemek düzenlerine ve çalışanlarına kadar her şey çok sorunluydu. Çok iyi ağırlanmamıza ve çok iyi insanlarına karşın insan ilişkilerinde yoğun bir kültür farklılığı göze çarpıyordu. Kentin işlek yerlerinde trafik o kadar karmaşıktı ki, oralarda bir kazaya kurban gitmemeden evimize dönmeyi diledik. Meğer Mersin ne kadar güzel bir kentmiş… Geniş yollarını özledik. Lokantaları ne kadar temiz, ne kadar modernmiş meğer… Ülkemizi daha çok sevmeye karar verdik.
Hindistan dönüşü tekrar Almanya ve İtalya’ya gittiğimizde sorduğumuz soru yine aynıydı. Bizim ülkemiz de buralar gibi olamaz mıydı? Başka ülkeleri ziyaretlerde bu tür soruları sormak bir tür zorunluluk olmaktadır. Bu tür kıyaslamalar yapmadan gelişip gelişmediğimizi nasıl anlayabiliriz ki… Ülkeler arası karşılaştırmalar yüzyıllardır yapıla gelmektedir. Böyle olmasaydı insanlık 21. yüzyıl uygarlığına erişebilir miydi? Öyle görünüyor ki, başka kültürleri tanıma ve karşılaştırma işi, eldeki olanaklarla yüzyılımızda daha bir hız kazanacak. Ülkelerin kültürel yakınlaşmalarının sonu belki de daha iyi sonuçlar verecek. Bu konuda kesin bir şey söylemek oldukça zor görünüyor.
Ülkeler arası kıyaslamalar, bir başka deyişle kültürler arası kıyaslamalar sayesindedir ki, ülkemiz uygar dünyadaki yerini çoktan almış bulunuyor. Çeşitli dönemlerde yaşadığı krizlere ve tüm eksikliklerine karşın, ülkemize artık gelişmiş bir ülke demek gerekiyor. Yakınımızdaki ülkelere bakarsak bunu daha kolay görebiliriz. Bu noktaya gelmiş bir ülkenin yurttaşları artık insan haklarından, hukukun üstünlüğünden, kısaca demokrasinin bütün kurallarıyla işletilmesinden, bilimin yol göstericiliğinden ödün veremez. 
İçtenlikle belirtmek isterim ki, ancak bunlardan ödün verilememesi durumunda Asya ile Avrupa arasındaki konumumuz sarsılmaz hale gelecektir.
 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.