Bugün müsaadeleriniz olursa kişisel bir yazı ile karşınızdayım.
Yarın 30 Ağustos ve rahmetli babam M.Adil Nane’nin vefatının 12. sene-i devriyesi. 
 
Rahmetli babam büyük bir Atatürk hayranıydı ve Cumhuriyet’e kalpten bağlıydı.  
Tam bir Cumhuriyet çocuğuydu; öyle yaşadı, öyle öldü. Öldüğü gün rahmetli hocamız Turgut Özakman’ın “Şu Çılgın Türkler” kitabı elindeydi. 
 
Babamdan sonra aramızda yaşanacak öyle çok şey eksik kalmış gibi hissediyorum ki tarifi imkânsız. Buna çok yanıyorum. Sanırım en çok yandığım da son kitabım Erkânıharplikten Paşalığa 11 Yıl’ı rahmetli babama yetiştirememek. Ona da ithaf ettiğim kitabımdan ne çok zevk alırdı; hem ithafıma hem kitabımın içeriğine.
 
Dedim ya, Cumhuriyet çocuğuydu diye, evet hakikaten hem doğum hem de ölüm tarihleri olarak da öyleydi. Cumhuriyet’in ilan tarihi olan 1923’te doğmuştu, 30 Ağustos 2007’de de, daima söylediği biçimiyle, Cenab-ı Allah’ına ve Ata’sına kavuştu.
 
Aşağıda rahmeti babamın vefatından uzun bir süre sonra yazdığım bir yazıyı sizlerle paylaşmak istiyorum.
(Vefatından hemen sonra yazabilmem imkânsızdı; buna gücüm yetmezdi.)
 
Yazıya geçmeden evvel babası hayatta olanlar için bir çift sözüm var: 
Henüz geç değil. Hemen şimdi babanıza gidiniz ve ona sıkı sıkı sarılınız. Onu sevdiğinizi ve onun sizin için ne kadar önemli ve değerli olduğunu söyleyiniz. 
Haydi şimdi. Geç olmadan.
 
Babamı hissetmek

 

Rahmetli babamı en son ne zaman gördüğümü içim yanarak çok iyi hatırlıyorum. Fakat herkes gibi ben de ilk ne zaman, nasıl ve nerede gördüğümü çıkaramıyorum. Yani görmekten kastım, baba olarak ayırd etmek; bu sanırım hepimiz için imkânsız bir şey. Sormak hiç aklıma gelmedi ama doğduğum ilk gün, ilk saatlerde babam beni görmüş ve bu ilk tanışmayı unutmamış olmalı. 

Bense "baba" olarak onu ne zaman fark ettiğimi hiçbir zaman öğrenemeyeceğim. 

Babamla ilişkimizi düşündüğümde değişik evrelere bölünebileceğini fark ettim. Bu dönemleri, lise bitinceye kadar olan bölüm, üniversite dönemim, üniversite mezuniyetimden evleninceye kadar olan bölüm ve evlenip çocuk sahibi oluncaya kadar olan yaşam dönemim olarak sınıflamak mümkün olabilir. 

Bu dönemleri çoğaltmak da pekâlâ mümkün. Fakat esas olarak ben babamla ilişkimi ölümüne beş yıl kalana kadarki tüm dönem ve son beş yılında yaşadıklarımız olarak iki safhada değerlendirmeyi daha doğru buluyorum. 

Yukarıda saydığım tüm yaşam dönemlerimin hepsi de kendi içinde bir "dönüm noktası" olma özelliği taşıyor. 

Bu "dönüm noktaları"nın her birinde yaşımın ve sorumluluklarımın artmasıyla babamın bana yaklaşım ve davranışlarının değiştiğini de fark ediyordum. Fakat temel baba-oğul ilişkisinde o son beş yılın daha belirleyici ve yakınlaştırıcı olduğu düşüncesindeyim.

Babam yapısı ve yetiştirilmesi itibarıyla pederşahi özellikte bir adamdı. Baba ve evlât arasındaki o görünür/görünmez duvarı daima muhafaza ederdi. Aramızda kırk üç yaş farkın olması da sanırım bu duvarın kalınlaşmasına katkıda bulunurdu. Normalde zaten fazla konuşmayan babam, hitap ettiği evlâdı olduğunda daha da az konuşkan olurdu. Bırakalım laubali olmayı bir yana ablalarımın ya da benim kendisiyle ilgili yapacağımız şakaları bile saygısızlık olarak görmeye kuvvetli bir eğilimi vardı. 

Kesin ve net olarak söylemem gerekirse, bahsettiğim son beş sene dışında babamla ilişkimiz evlât-ebeveyn ilişkisinden bir türlü -mesafeli de olsa- arkadaşlığa evrilemedi.

Çok klişe bir davranış örneği vermem gerekirse, babamın bizi uyumamızdan sonra öpüp kokladığını validemden çok kereler işitmişizdir. 

Bize derin bir sevgi beslediğini ve o sevginin varlığını tartışmasız bir kesinlikle bilmekle beraber onu gösteren davranışlarla karşılaşmamız çok nadir olurdu. O zamanlar onu anlayamamakla beraber bu yaşımda, hak vermesem de, bu davranış biçim bana anlaşılır geliyor. 

O neslin ebeveynlerinin kendi yetiştirilme biçimlerinden dolayı çocuklarını aleni olarak öpmeyi ve kucaklamayı bile hakkıyla yapamamış olmaları bugün beni onlar namına sadece üzüyor. Yazık ki kendilerini kısıtlayarak bu muazzam mutluluktan mahrum kaldılar.

Zaman ilerledikçe babam yaş aldı, torunları oldu ve bariz bir şekilde davranışları yumuşamaya başladı. Şüphesiz ki benim yaşımın ilerlemesi de kişiliğimin oturmasına katkı sağladı ve biz babamla onun son beş yılında hayatımızda olabilecek en yakın noktaya geldik. O artık emekliydi, kişiliği ve davranışları çok daha yumuşamıştı, sevgisini -en azından torunlarına- çok daha rahat gösterebiliyordu. 

Maalesef o dönemde ben bu imkânı çok yoğun ve hiç bitmeyen işlerim sebebiyle değerlendiremedim. Heba ettim. Yapacağımız pek çok sohbet, paylaşacağımız pek çok şey varken farkına varamadan elimden kaymasına seyirci kaldım.

Rahmetli babamın ölümünden bir müddet önce bir pazar günü oğlumla haber vermeden bizimkileri ziyarete gittik. Valide teyzeme gitmişti ve babam evde yalnızdı. Babam bütün hayatı boyunca çok şık giyinen bir adamdı, kıyafetleri her zaman fevkaladeydi; saçlarına da çok özen gösterir, kendine has bir şekilde çok güzel tarardı. 

Bizi pijamasının üzerine giydiği ve kendisine çok yakıştırdığım (keşke bunu ona da söyleseydim) kahverengi robdöşambrıyla ve inanılmaz büyük bir mutlulukla karşıladı. Birlikte kahve içtik babam oğlumu sevdi, öptü, kokladı.

Daha çok kalmamızı istemesine rağmen bir müddet oturduktan sonra kalktık.

Bu, babamla içtiğimiz son kahveymiş meğer, nereden bilebilirdim ki.

Bu ziyaretten sonra babamla ilişki ve görüşme rutinim değişmedi. Yine nadiren ve işlerimden fırsat buldukça uğruyor, neredeyse ayak üstü görüşüyorduk. Bu ölümüne kadar böyle devam etti. 

Babamı son olarak maalesef evinde ya da başka bir yerde değil, bir hastanenin acil servisinde gördüm. Bir gece vakti ablam arayarak babamın mide kanaması geçirdiğini ve hastanaye kaldırdıklarını haber verdi. Hastaneye vardığımda ilk müdahale yapılmıştı ve doktor anormal herhangi bir durumdan bahsetmedi. Babamı yoğun bakıma alacaklarını ve duruma göre sabah karar vereceklerini söylediler. 

Sedyeyle götürürlerken yanına yaklaştım, nasıl olduğunu sordum. Maalesef tam hatırlayamıyorum ama sanırım "Şu hâlime bak beni hastaneye getirdiler" gibi bir şey söyledi, gülümsemeye çalışır gibiydi. 

Ben de ne söylediğimi şu an hatırlayamadığım bir şeyler mırıldandım. Sonraları düşündüğümde sanki babamın tavrında mahcup bir ifade olduğunu hissediyorum ve bunu düşünmek beni perişan ediyor. Acaba hakikaten de bizi o saatte hastaneye getirdiği için mahcubiyet mi hissediyordu? Bunu hiç öğrenemeyeceğim ve bunun üzüntüsü yakamı hiç bırakmayacak.

Ablalarım Selma, Süreyya ve büyük yeğenim Serhat'la birlikte sedyeyi takip ederek yoğun bakıma gittik. Ve o birkaç dakika babamı gördüğüm son anlardı. Bir müddet yoğun bakımın kapısında bekledikten sonra yapacak bir şey olmadığını görerek sabah dönmek üzere evlerimize gitmeye karar verdik. 

Sabah saat 03.30 civarı ablamın telefonda "Babamı kaybettik" sesiyle gerçeklik algımı birkaç saniye boyunca yitirdim ve nasıl olduysa kendimi yerde buldum. Emin değilim ama üç-beş dakika öylece oturmuş olmalıyım.

Acil servise ulaştığımda henüz bizden gelen olmamıştı. Ne yaptım, ne konuştum hatırlamıyorum. Sonra hep beraber sürüklenir gibi yoğun bakıma gittik. Neden sonra ölüm sebebinin ne olduğunu düşünmek aklıma geldi. 

Yoğun bakımda verdikleri bilgi babamın yaşının ileri olmasından dolayı kalbinin mide kanamasının stresini kaldıramadığı ve kalp krizinden öldüğü şeklindeydi. Böyle bir durumda, böyle bir açıklamaya karşı ne yapılabilir ya da ne hissedilebilir? Acı ve hiçlik. Evet, sadece hiçlik. Çaresizliğin hiçliği. Görevli kadına, doktor mu hemşire mi bilemiyorum, doktor değilse neden doktoru çağırtmadım onu da bilemiyorum, babamın nasıl öldüğünü sordum; acı çekip çekmediğini. Çekmediğini söyledi. 

Hepsi bu. Ve bitti.

Acı çekip çekmediği sorusunu neden sorduğumu daha sonra çok düşündüm. Elbette ki babam ölmüştü ve ben acı çekmeden ölmüş olmasını düşünmek istiyordum; bu beni rahatlatacaktı. Tam emin değilim hâlâ, babamın son anlarında acı çekerek ölmüş olması ihtimali mi daha çok canımı yakmıştı, yoksa bu sahneyi kafamda canlandırmam mı? Yani babama mı daha çok üzülmüştüm, kendime mi? 

Sabah erken saatlerde morgda babamı görebileceğim söylendi, istemedim. Serhat dedesini son bir defa görmek istedi. Sonradan anlattı, babamın yüzünde huzurlu, neredeyse mutlu bir ifade varmış; dedesinin elini, yüzünü öpmüş ve vedalaşmış. Ben yapamadım, nedenini bilmiyorum; galiba babamı ölü olarak görmek istemedim. Hasta ve sedye üzerinde olsa da yaşarkenki haliyle hatırlamak istedim sanırım. Bilmiyorum, gerçekten bilmiyorum.

Babam gideli sekiz seneden fazla oldu. Sık sık onu düşünüyorum ve konuşmalarımda, sohbetlerimde onun bazı sözlerini tekrarladığımı fark ediyorum. Tam arkadaş olmaya başladığımız ve birbirimize yaş ve fikir olarak yaklaştığımız son senelerinde onunla daha fazla zaman geçirmediğime ve yakınlaşmadığıma çok yanıyorum. Hem de çok. Oysa yaşı ilerledikçe o sert yapısı yerini müşfik bir arkadaşa bırakmıştı. Bu ihmalin bana ait olduğunu biliyorum. İçim buruluyor.

Pek çok şeyin yanında en çok uzun uzun sohbetler etmediğim için içimde giderilemeyecek bir boşluk hissediyorum.

Babamı özlüyorum.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.