İlkokulda hepimize öğrettiler. İnsanın 5 duyusu vardır. Bunlardan birisi de koku alma duyusudur. Bilimsel araştırmalar koku hafızamız olduğunu kesin bir şekilde kanıtlamış bulunmaktadır. Bunun manası da kokuların bizde oluşturduğu hatıralar ve bize hatırlattıklarıdır. Yani hafızamıza nakşedilen bir koku bizi geçmişe götürmektedir.

Artık siz değerli okur dostlarımla iyice tanıştık. Benim Mersin âşığı bir Mersinli olduğumu biliyorsunuz. 

Kişisel tarihim, her hücrem, her dokum hatta her zerrem Mersin’le dopdolu. Yüreğim Mersin’in yüreğinin attığı tempoda atıyor.

Sülalem, ailem, çocukluğum, ilk gençliğim, gençliğim ve şu an sürmekte olduğum olgun yaşımın her aşamasında Mersin var. Hayatımın her önemli dönemi ve dönemeci Mersin’le bağlantılı.

Mersin benim için salt yaşanan bir şehir değil; bir yaşanmışlıklar, hatıralar bütünü.

Dikkat etmişsinizdir muhakkak; her evin kendisine has bir kokusu vardır. Her şehrin de öyle.

Benim Mersin’imin kokusu ise portakal-limon çiçeği ve denizdir.

Çocukluğumun ve ilk gençliğimin Mersin’ini koku hafızamdan çok net hatırlıyorum. İşte az evvel söylediğim iki koku oluşturdu o yıllarımın koku hafızasını hatta koku hazinesini: Güzelim, cânım Akdeniz’imin, Mersin’imin iyotlu deniz kokusu ve beni benden alan portakal, limon çiçeği kokusu.

Kolay değil on yılların hatıra toplamından ve binlerce nostaljik andan-anıdan bahsediyoruz.

Çocukluğum iki mahallede geçti. Çamlıbel/Kiremithane ve Mesudiye. Zaten Mesudiye ata-dede mahallemdir; aynı Fındıkpınarı’nın ata-dede yaylam olması gibi.

O yıllarda rüzgâr denizden estiğinde hissetmemenin mümkün olamayacağı nefis, rahatlatıcı bir deniz kokusu hissedilirdi. Mevsiminde yani Mart-Nisan aylarında da muazzam narenciye (turunçgil) kokusu insanı sarar sarmalardı.

Çok net ve bütün açıklığıyla aklımdadır. Bu her iki koku da bana yaşama sevinci aşılardı. Beni coşkuyla doldurur ve mutlu ederdi. Bazen de bu kokular hüzünlerimin eşlikçisi olurdu.

Delikanlılık yıllarımda ben bu kokularla çok âşık oldum; âşık olduğum kızları düşünüp, dertlenerek ve dipsiz melankoli çukurlarına yuvarlanarak Dağ Tenis’te çok bira içtim.

Ve devran değişti: ilk önce bakmalara, koklamalara kıyılamayacak turunçgil bahçeleri katledilerek apartmanlar ve yazlık siteler yapılmaya başlandı. Hem de birer birer değil neredeyse toplu hâlde. İnanılmaz bir hızla ve aymazlıkla.

Hepimiz fark ettik ama fark etmemiş gibi yaptık. Çünkü rant tatlı geldi. Yetmez gibi “yazlık” denilen heyula gibi apartmanlar yeni ve moda bir yaşam biçimi olarak hayatımıza girdi. 

Bahçelerimiz gitmişti ama onların yerine blok blok apartmanlarımız, yazlıklarımız vardı artık!

Yazık ettik bahçelerimize, doğamıza. Plânsız-hesapsız katlettik hepsini. El birliğiyle. 

Ah, ne büyük ziyan!

Betonlar art arda hem de plansız bir biçimde yükselince önce denizin o güzelim kokusu şehrin içlerine taşınamamaya başladı. Rüzgâr iğrenç beton yığınlarına çarpıp yalpaladı, gidecek yol bulamadı kendine. Denizi yani denizin kokusunu şehre taşıyamadı eski günlerdeki gibi.

Kim bilir, o limonata serinliğini taşıyan rüzgâr belki de küstü bu hoyratlığa!

Bahçeler zaten yok edildiği için o cânım portakal, limon çiçeği kokuları da şehri terk etti. Belki de en acısı, deniz ve narenciye çiçeği kokusunun muhteşem karışımı artık sadece anılarda kaldı!

Çocukluğumun Âşıklar Parkı’nın çevresindeki ağaçların çiçek kokularını ne çok özlüyorum bir bilseniz. Tarifi imkânsız!

Günümüzde de Mersin’in belki de en yoğun turunçgil çiçeği kokusuna sahip bölgesi hâlâ Çamlıbel. Bu koku maalesef daha kuzeydeki portakal, limon, mandalina bahçelerinin ağaçlarından gelmiyor.

Artık çevredeki turunç ağaçları bu işlevi görüyor. Zaten tüm turunçgil ağaçlarında anaç olarak turunç fidanı kullanıldığından bu harika koku yine de hissediliyor.

Artık koku bahçelerden değil, çok az ve sınırlı olarak bu turunç ağaçlarından geliyor. Ne yapalım buna da razı oluyoruz.

Mevsiminde işlerim el verdiği ölçüde sıklıkla Çamlıbel’e gidiyorum ve bu muhteşem kokudan nasibimi ve hisseme düşeni alıyorum.

Sevgili Mersinliler, bu noktadan sonra, mevcut ucube gibi yükselen ve berbat mimariye sahip binaları yıkamayız ama bu binaların ayıbını örtecek şekilde yeşil alan miktarını artırabiliriz.

Mersin’e ne kadar çok ağaç dikersek dikelim az bulmalı ve her zaman daha fazlasını hedeflemeliyiz.

Bundan sonra da ağaçlandırma ve yeşillendirme çalışmaları yapılırken turunç fidanı dikmeye özel bir önem ve öncelik verilmelidir. 

Tüm Mersinliler bu çok önemli ağaçlandırma çalışmalarının aralıksız ve artarak devam etmesini beklemektedirler.

Bu çalışmaların sonucu bizlerin hem eski ve gerçek Mersin kokusuna kavuşmamızı sağlayacak hem de beton ayıbını bir ölçüde de olsa gölgeleyecek ve giderecektir.

O hâlde hedefimiz bellidir: Bir tek karış toprağı bile boş bırakmamak ve ağaçlandırmak...

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.