Bizim apartmanın yanındaki müstakil evde kalabalık ve renkli bir aile yaşardı: Kenan Kayaselçuk ailesi. Kenan Amca, Adana’yla aynı tarihte, 5 Ocak’ta kutlanan Mersin’in kurtuluş gününe itiraz etmişti. Doğru tarihin 3 Ocak olduğunu kanıtlayarak resmî olarak kabul ettirmişti. O küçücük yaşımda bunun önemini idrak etmiştim. Ve her nasılsa bu işi çözmek için çok çabaladığını öğrenmiştim. 

Bu benim kendi kendime aldığım bir hayat dersiydi: Haklılığına inanıyorsan bıkmadan, inat, irade ve azimle yolundan şaşma. Kazanırsın.

Kenan Amca’nın kasası açık kocaman kırmızı Dodge arabası vardı. Çocukları İçten, Barış ve Canfeda arkadaşımızdı. İçten ve Canfeda akranımdı, Barış benden birkaç yaş büyüktü. Canfeda’ya “Canfiş” diye seslenirdik.
Evlerinin bahçesinde dut ağacı vardı. İçten’le ipek böceği besler ve dut yaprağı yedirirdik.

Bir de hatırımda kalan ve nezaketleri ve görgüleriyle bende saygı uyandıran bir aile ve arkadaşımız olan çocukları vardı. Çocukları İrfan ve Meltem’di. İrfan,  ablam Selma’nın sınıf arkadaşıydı. Babaları bir devlet kurumunda çalışıyordu, sonradan tayinleri çıktı. Anneleri ev hanımıydı.

Anneleri bir rahatsızlık atlatmıştı ve bir göğsü alınmıştı. Bunu duyduğumda çok üzüldüğümü hatırlıyorum. Babaları aklımdan çıkmış ama anneleri eskilerin “haza hanımefendi” dedikleri türden bir kadındı. Maalesef adı aklımdan tamamen çıkmış.
İrfan benden 4 yaş büyüktü, Meltem akranımdı. Çok terbiyeli çocuklardı. 

Meltem evde yardımcı kadınla annesi arasında yaşanan bir olay anlatmıştı.
Annesi yardımcı kadına yemekten sonra o zamanlar az bulunan ve kıymetli olan muz ikram etmiş. Kadıncağız daha önce hiç muz görmediği ve yemediği için kabuğunu soymadan yemeye başlamış. 
Arkadaşlarımın annesi, kadıncağız kırılmasın diye, çocuklarına da işaret etmiş ve hiç ses çıkarmamışlar. Muz bittikten sonra kadıncağıza bir muz daha uzatmış ve “İstersen bunu soyarak ye, daha güzel olabilir” demiş. 
Bu nezaket, bu anlayış çocuk aklımla bile beni çok etkilemişti. Hâlâ etkiliyor.
Hakikaten, asalet ve görgü çok farklı, çok değerli bir meziyet.

Meltem’lerin alt kat çaprazlarında Sinan isimli bir arkadaşım otururdu. Anlaşılan babası evde spor yapıyordu. Ben odasının birinde spor aletleri olan bir evi ilk onlarda görmüştüm.

Yine karşı apartmanda Süheyl ve Necip Demir kardeşler otururdu. Süheyl benimle akran, Necip 2-3 yaş küçüktü.

Biz Mesudiye Mahallesi’ne taşınmadan önce karşı çaprazımızda şu an pek kıymetli Atilla Abi’min (Atilla Toroğlu) oturduğu Toroğlu Apartmanı inşaatı yeni başlamıştı. Çocuklar hep birlikte inşaatın yapılmasını seyrederdik. 
Özellikle kaynak yapılırken kıvılcımlar ilgimizi çekerdi. Oradaki bir usta bakmamamızı, gözlerimizin bozulabileceğini söylemişti. Her zaman, her yerde iyi insanlar var.

Sokağımız tam bir çocuk oyun alanıydı. Neredeyse hiç araba geçmezdi. Şimdi aynı yerde bırakınız araba geçmesini, park eden arabalardan neredeyse yürünmüyor. 
Özellikle yaz günleri sokaktan eve girmezdik. 
Aklımda kalan arkadaşlarımız: Biz 3 kardeş; Selma, Süreyya, Mehmet, İrfan, Meltem, Nikol, Jozef, Nihal, Toni, Antuan, Süheyl, Ediz, İçten, Barış, Canfeda, Sinan, Fatin. Hadika, Banu ve Necip sokak oyunlarında hatırımda kalmamış. Fakat muhakkak onlar da vardı diye düşünüyorum.

Biz Ediz’le eskimoya bayılırdık ve evden biraz uzakta satılan eskimolardan alırdık. Gençlere eskimoyu tarif etmeye çalışayım. Yaklaşık 10 cm uzunluğunda, 5 cm eninde alt kısmı daha geniş dörtgen şekilde meyveli buzdu eskimo. Bir kalıpta dondurulur ve tutmak için ahşap bir sapı olurdu. Daha sonra Ankara ve İstanbul sinemalarında yediğim frigoyu eskimoya benzetmiştim.

Eskimo, yine bizim mahallede ama biraz uzak bir dükkânda satılırdı.
Çocuk ayaklarımızla üşenmeden yürür eskimomuzu alırdık. Bu eskimo seferlerine gittiğim arkadaşım olarak yalnızca Ediz kalmış aklımda.

Söylemiştim, evimizin karşısı kiliseydi. Acaba doğru mu hatırlıyorum? Antuan papazın oğluydu diye kalmış aklımda. Fakat net olarak hatırladığım şey, kilisenin içine defalarca girdiğimdir.
Ben dükkânda camiye çok giderdim yani yabancısı değildim. Ama kilisenin içine ilk girerken ürktüm hatta korktum. Ne ile karşılaşacağımı bilemediğimden korktum zannederim. İlk defasında baktım korkacak bir şey yok, ondan sonra çok rahat davrandım.

Rahmetli babam inanmış bir Müslüman olarak, İslâm dininin kabul ettiği ve tanıdığı Hristiyan dinine saygı duyardı. Hristiyan ahbaplarına dinleriyle ilgili sorular sorar, ilgiyle dinler ve öğrenmeye çalışırdı.

Bu yeni muhitimizde hastalanınca iğnelerimizi Madam Jorjet yapardı. İlginç kadındı Madam. Asla para istemez, sormazdı. Ne verilirse bakmadan alırdı.
Babamın Madam Jorjet’e Hristiyan’lık hakkında sorular sorduğuna çok şahit olmuşumdur.

Çok küçük çocukluğumda Çamlıbel’de 4 sene yaşadım. Daha sonra lise ve delikanlılık yıllarımda neredeyse Çamlıbel’den çıkmadım. Hâlâ ne zaman fırsat bulsam Çamlıbel’e giderim. 
Fakat doymadım, doyamadım benim güzel Çamlıbel’ime.

Ve de çok kızgınım: Bu inci tanesini korumayan, hoyrat ellere teslim eden, mimari felaketleri olan berbat beton yığınlarına izin veren, şehrimizin tarihi dokusuna ve estetiğine sahip çıkmayan hatta ihanet eden herkese.

Çok mu zordu yapılaşırken tüm bu hassasiyetleri gözetmek? 
Haydi, tekrardan yapın bakalım o güzelim müstakil evleri, güzelim Âşıklar Parkı’nı; aslına uygun olacak mı?

Çok mu geç kaldık? Şüphesiz ki evet. 
Hiç değilse bundan sonra iğrenç betonlaşmaya son verelim. Tarihi dokuyu, estetiği ve güzel mimariyi egemen kılalım.

Bu yazıda adı geçen büyüklerimden, akranlarımdan veya küçüklerimden ebediyete intikal edenlere rahmet diliyor, hepsini sevgiyle, güzelliklerle anıyorum. Yaşayanlara uzun ve sağlıklı bir ömür diliyorum.
 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.