Toplumsal dönüşümlerin nedenleri arasında daha çok ekonomik ve kültürel nedenler öne çıkarılır. Dilsel nedenler her nedense pek de önemli sayılmaz. Dil konusu sanki birkaç avarenin özel sorunuymuş gibi algılanır. Oysa öteden beri bilinir ki bir toplum ya diliyle delirir ya da diliyle dirilir.

Türklerin Orta Asya’dan Avrupa içlerine kadar uzanan yolculuğunda çok sayıda dil ve kültürle tanıştığı, başka dillerden sözcük alıp sözcük verdiği ve bu alışverişin dil ve kültür açısından bir zenginlik olduğu artık tartışılmamaktadır.  Ne var ki bu saptamalardan yola çıkılarak dil denetimsizliği ya da dil savrukluğu savunulamaz. Dili denetimsiz bırakmak, her kentte örneğini çokça gördüğümüz çirkin dil manzaralarının oluşmasına yol açmaktadır. Bu manzaralar doğal olarak bir ulus olarak bizim kültürel kimliğimizi de ele vermektedir.

Dil denetimsizliğine karşı çıkmak, yaşamın diğer alanlarında da olduğu gibi post-modern (modern ötesi) düşüncenin savunucuları karşısında daha gerilere düşmenin bir göstergesi sayılmaktadır. Bu iddiada olanlar, dilin biriktirdiği bütün kültürel değerleri anlamsız bulmakta, değersizleştirmeyi bir değermiş gibi savunmaktadır. Değerlerini yitirmiş bir toplumun üyeleri, emperyalist manevralarla kolayca birbirine düşürülebilmektedir. Dilimizde biriktirdiğimiz ahlâk, hak, hukuk, adalet, saygı, sevgi vb. birer değer değilse eğer, bir arada yaşamanın koşulları ortadan kalkmış demektir.

Bir arada yaşamanın gerektirdiği bir değerler bütünü içinde yaşamak, kapitalist dünyanın benimsediği gibi mekanik bir olay değildir. Yani malımı satayım da hangi dil olursa olsun, hangi değer incinirse incinsin mantığı hastalıklı bir mantıktır. Bu mantıkla çok katlı binaların en üst katına büyük boy harflerle “Plaza”, “Tower” vs. yazılabiliyor. Öyle ya mal yazanın, para yazanın… Başkasına da yalnızca beğenip satın almak düşüyor.

Ne var ki sorun görünürdeki kadar basit bir sorun değil… Gidişat, çok tanrılı dönemden tek tanrılı döneme geçerken Romalı bir aydının söylediklerini çağrıştırıyor. Romalı aydın bu tekleşmeye tepki göstererek “Karanlık bir dönem başlıyor” diyor ve tanrıların tekleşmesinin toplumun yöneticilerine de bulaşacağı kaygısını taşıyor. Tarihçilere göre Ortaçağa “karanlık Ortaçağ”, denmesinin nedeni budur. Sonunda bu öngörü gerçek oluyor ve Tanrı erki insanlara geçiyor.

Dünyamızdaki çok kültürlü bir yaşamın tekleşmesi de yeni karanlık dönemlerin ortaya çıkmasına neden olabilir. Bu tekleşmenin öncülerini pazar ve marketlerde görmek mümkündür. Almanya’da aldığımız bir eşya, ülkemizin herhangi bir alışveriş merkezinde de bulunabiliyor. Bütün vitrinlerde dünyanın belli markaları göze çarpıyor. Kadınların ürettiği el emeği göz nuru eşyalar yok artık.  Küresel pazar, pazar olmakla kalmıyor, dolaştığı ülkelerin dilini ve kültürünü de etkiliyor. Baskın dil İngilizce, malını satmak isteyen için daha cazip bir dil konumuna geliyor. Kendi dilini kullanmak, kullanıcıda bir tür aşağılık kompleksi yaratıyor.  İnşa ettiği apartmanın en üst katına büyük boy harflerle “plaza” ya da “tower” yazmanın başka türlü bir açıklaması olamaz.

Toplumlar savaşların, kıtlıkların, salgın hastalıkların, felaketlerin yıkımlarını dilleri ve dilde biriktirdiği değerleriyle aşabilmiştir. Dayanışmanın anahtarı dildir. Dünyadaki farklı diller farklı birer kültür, farklı birer kimliktir. Değersizleştirmeye karşı direnmenin en önemli aracıdır.

Bir kez daha altını çizelim: Dil, bir toplumu delirtebileceği gibi diriltebilir de…  Bu nedenlerle herkesi diline sahip çıkmaya davet ediyorum.

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.