Trendeyim. Benim için klasik bir Mersin-Adana yolculuğu… Elimde bir kitap… Modern yaşamın içinde savrulup giden insanları; bu insanların açmazlarını, sancılarını anlatan bir roman okuyorum. Okurken de roman kahramanlarıyla empati kuruyor, “Ben onların yerinde olsaydım ne yapardım?” diye düşünüyorum.

Tam romana iyice dalmışken kondüktörün “Bilet kontrol!” sesi, beni gerçek yaşama davet ediyor. Başımı romandan kaldırıp kondüktöre biletimi gösteriyorum.

Sonra niyeyse roman kahramanlarından uzaklaşıp etrafımdaki insanlarla empati kurmaya başlıyorum. Sözgelimi şu kondüktör… Hiç sıkılmıyor mu bu adam? Sabah akşam sürekli biletlere bakıyor. “Bilet kontrol!”, “Biletler lütfen” gibi birkaç cümle dışında konuşmuyor bile. Adeta bir makine gibi! Hiç de zevkli bir iş değil! Acaba bu işte çalıştığı için mutlu mudur? Yoksa iyi kötü bir maaşı olduğu için mi bu işte çalışmaya devam ediyor? Onu anlamaya çalışıyorum.

Bir de makinist var. Kim bilir makinist olabilmek için KPSS’ye kaç yıl çalışmıştır? Ne kadar emek sarf etmiştir? Peki, şimdi memnun mudur bu işten? Her gün aynı raylarda gidip gelmek, hiç özgün bir şey üretememek mutluluk veriyor mudur ona? Yoksa “Keşke postanede memur olsaydım!” diye yakınıyor mudur?

Ya hemen yanımda oturan yolcu? Ne selam ne sabah! Geldi yanıma oturdu. Taktı kulaklığını, müziğe hapsetti kendini. Etrafıyla hiç iletişim kurmadı. Neden bu kadar dışa kapalı acaba? Neden kendiyle diğer insanlar arasına böyle görünmez bir duvar ördü? Yoksa insanlarla iletişim kurmak, ona acı mı veriyor? Yoksa daha önce yaşadığı kötü olaylar nedeniyle mi böyle görünmez bir duvar ördü? Kim bilir?

Ya önümde oturan iki kişi? Evlerinin Mersin’de, işlerinin Adana’da olduğuna kulak misafiri olmuştum. Her gün Mersin-Adana arasında gidiş geliş yapmak zor olmuyor mu? Neden Adana’ya taşınmıyorlar ki? Yoksa kendilerini Mersin’e bağlayan bir şey mi var? Öyleyse neden Mersin’de bir işe girmiyorlar? Hıh, benimki de soru! İş bulmak kolay mı bu devirde…

Peki, ön çaprazımda oturan sevgililer? Onların şimdilik pek bir derdi tasası yok gibi… Koklaşmak için kuytu bir köşe bulmak dışında…

Ha, bir de aynı hizada, diğer ikili koltukta tek başına oturan ve okuduğu romandan başını kaldırmayan biri var. Hararetle, heyecanla okuyor romanını. Hayalden hayale daldığı, jest ve mimiklerinden anlaşılıyor. Kondüktöre bilet gösterirken bile kitabından kopamadı. Acaba o da başını kaldırıp benimle empati kuracak mı? Benim kim bilir nasıl dertlerim olduğunu düşünecek, beni anlamaya çalışacak mı?

Adana’ya yaklaşırken tekrar okuduğum romana bakıyorum. Beni empati kurmaya yönlendiren romana… Etrafımda nasıl birbirinden farklı hayatlar olduğunu bana hatırlatan romana… 

Sanırım okuduğumuz romanlar, empati kurmamız, başka insanların dertleriyle dertlenmemiz, dolayısıyla da anlayışlı olmamız gerektiğini söylüyor bize. Yüreklerimizin yaralı olduğu bu günlerde anlayışlı olmaya ne çok ihtiyacımız var.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.