Gazetelerdeki köşe yazılarına bakınca, şair ve yazarların her birinin yazmaktan başka bir derdinin olmadığını düşünürdüm bir zamanlar. Onların da acısı, sevinci, hüznü olan insanlar olduğunu unutur, yazılarında ne demek istediğine odaklanırdım. Şair ve yazarlar hiç hüzünlenmez miydi?

Çok geçmeden bunun böyle olmadığını anlayacaktım. Gördüm ki şair ve yazarlar duygulu insanlardı. Belki de acıyı, sevinci, yıkılışı ve yeniden dirilişi ilk onlar yaşıyorlardı. Hem de kimi zaman ağır bedeller ödeyerek...

Uzun zamandır ben de düşüncelerimi İMECE’de bu köşede okurlarımla paylaşmaya çalışıyorum. Yaşam bir biçimde sürüp giderken benim de her insan gibi üzüntülü olduğum ve kendimi hüznün girdabına kaptırdığım anlar çok olmuştur. Kentin bir meydanında kalabalığın ortasında patlatılan bir bombanın onlarca masum insanı öldürmesine gülüp geçmem beklenebilir mi? Avrupa’ya gidebilmek için çocuklarıyla birlikte Akdeniz ve Ege denizinde boğulanlara yürek dayanır mı? Bayrağa sarılı tabutlarda gelen şehit askerler bizim çocuklarımız… Çocuklarına sarılacak yerde onların soğuk tabutlarını kucaklayan analar bizim çocuklarımızın anası…

En son 26 Ekim’de 2018’de Tunceli’nin Nazımiye ilçesinde donarak ölen Mersinli askerlerimize içim yandı. Bu iki asker, 1914’te Sarıkamış’ta donarak ölen binlerce askerimizi anımsattı bana. Orada bir şair ya da yazar olsaydı neler anlatırdı kim bilir… Elde evlat acısının ne olduğunu iyi bilen Avşar analarının söylediği ağıtlar kaldı: Yüzbaşılar binbaşılar/ Tabur taburu karşılar/ Yağmur yağıp gün değişin/ Yatan şehitler ışılar…

Acılardan, ölümlerden söz etmemde sonbaharın etkisi var mıdır bilmiyorum. Sonbahar şairlerin duyguyoğun (romantik) yaşadıkları bir mevsim olarak bilinir öteden beri. Sararıp dökülen, rüzgârın önünde sürüklenip giden yapraklar ölümü anımsatır. Cahit Sıtkı’nın “Otuz Beş Yaş” şiiri bu nedenle baştan sona hüzünle doludur: Ayva sarı nar kırmızı sonbahar/ Her yıl biraz daha benimsediğim/ Ne dönüp duruyor havada kuşlar/ Nereden çıktı bu cenaze ölen kim/ Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar...

İtiraf edeyim, ben bu hüzünlenmeyi bir yandan da gerekli buluyorum. Üzülüp sevinmeyen, acıma duygusu olmayan ve de hüzünlenmeyen bir yaratıktan insan olur mu? Duygularımız, insan olduğumuzun da bir ölçütüdür aslında. Neşet Ertaş bu düşünceme şu güzel sözleriyle destek vermektedir: “Nerede türkü söyleyen birini görürsen korkma yanına otur. Çünkü kötü insanların türküleri yoktur.” Üstat güzel türkü söylediği için hepimizin gönlünde yer etmiştir. Bu cümleler, uzun yaşam deneyimlerinden, duyguların süzgecinden geçmiş cümlelerdir.

Söylemek istediğim; şair ve yazarlar insanüstü varlıklar değil, duygulu insanlardır. Bununla birlikte diğer insanlardan biraz daha duyarlı oldukları da söylenebilir. Ne var ki hazan mevsimi hüznün yoğun yaşandığı bir mevsim olmaya devam etmektedir. Böyle de olsa görülmüş ve anlaşılmıştır ki; hazan da olsa hüzün de olsa şu yalan dünyada yalnızca direnişlerdir ömrümüze eklenen.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.