Geçtiğimiz hafta gazeteden çıkıp eve doğru yürürken hafiften çiseleyen  yağmur, Müftü Köprüsü’ne yaklaşık 100 metre kala hızını artırıp bardaktan boşanırcasına yağmaya başladı. Hiç oralı olmayıp yürümeyi sürdürdüm. Köprünün üzerinde durup  bozbulanık akan suya bir süre baktım. Toroslar’dan kopan çalı çırpı, ağaç kökleri, çakıl taşları denize sürükleniyordu.

Tepemde yağmur yağıyor, altımdan dere akıyor; bense düşüncelerimden kopup köprünün altından akan bulanık suya yansıyan ve bir daha geri gelmesi  asla mümkün olmayan anılar demetine bakıyorum.

Derken  O. Arıburun’nun, “ Şemsiyeler yağmuru durdurmaz / Yağ yağmur yağ / Devrimciye miskin yürek yakışmaz / Doğ güneş doğ “ dizeleri anımsıyorum. İçim bir başka burkuluyor.

Dün, biz sözde devrimciler, bugün, içinde yaşadığımız koşullar... hepsi bir birine karışıyor...

“Neydi o günler!..” demekten kendimi alamıyorum.

O günlerde IMF’ye hayır, Kahrolsun Emperyalizm, Tam Bağımsız Türkiye, Kahrolsun Faşizm vb.  sloganlar daha gür ve içten atılıyordu. Sendikalar başlı başına bir güçtü, Toplusözleşmelerde, “Bir işçi kendi isteği dışında asla işten çıkarılamaz” hükmü yer alırdı, emekçiler işverenle çatır çatır pazarlık yapardı...

Ya bugün!..

IMF’nin o yıllardaki ürkek müdahaleciliğinin yerini tam bir dayatma almış, ülke ekonomik ve sosyal yönden tam bağımlı duruma sokulmuş, lüks tüketim artmış, ithalat patlamış, sendikaların kolu kanadı kırılmış, işverenler daha da güçlendirilmiş, emekçinin hiçbir söz hakkı kalmamış, işsiz sayısı ikiye üçe katlanmış, kuşaklar arasında büyük uçurumlar oluşmuş...

“Birader şuna bir el atar mısın” sesiyle kendime  geldim.

Daldığım düşüncelerin eşliğinde sahilden yürüyüp Tevfik Sırrı Gür Stadı’nın yanındaki Fenerin önüne ulaşmışım. Beni düşüncelerimden koparan sesin sahibi iliklerine kadar ıslanmıştı, denizden çıkardığı  koca  bir kütüğü bisikletinin arkasına atmak için  yardım istiyordu.

“Neden olmasın” deyip,  kütüğü bisikletin sepetliğine atmasına  yardım ettim.

O, bir iki günlük yakacağını çıkarmanın sevinciyle teşekkür edip yanımdan uzaklaşırken ardından bakakaldım...

Gözden kaybolunca yönümü denize döndüm. Azgın  dalgalardan savrulan tuzlu su zerrecikleri yüzüme vururken sözcüklerle tanımlayamayacağım düşünceler, Müftü Deresi’nden denize dökülen bozbulanık su gibi zihnimden akıp gitti...

“Devrimciye miskin yürek yakışmaz” dizesini tekrar tekrar mırıldansam da, çimden bir şeyler kırılmış, omuzum düşmüştü, 30 yıl önceki ben değildim artık. Zaten hiçbir zaman da devrimci olamamıştık biz.

(O uğurda yaşamını yitirenlere elbette bir diyeceğimiz olamaz. Geride kalan bizlerin ve kurtarıcılığına soyunduğumuz ülkenin durumu ortada...)

Kıyısında durduğum denizin ortasında bir başına kalan öksüz çocuğun yalnızlığını duyumsadım içimde.

Evet, geldiğimiz noktada ülkemizde yaşam daha zorlaşmıştı. Her gün bir önceki günü arıyoruz. Giriştiğimiz mücadelede yenilmiştik biz.

İçimde sürekli ağlayan öksüz çocuk, yenilmişliğin ürünü olsa gerek...

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.