Gün geçmiyor ki birkaç acı haberle sarsılıp utanç verici çirkinliklerle karşılaşmayalım. Aralarında bizimkilerinde yer aldığı sözde uygar devletlerin yönetim kademesindeki koca koca adamlar, tüm dünyanın gözünün içine baka baka yalan söyleyerek karayı aka boyayıp yutturmaktan geri durmuyorlar.
Dünyayı kan gölüne çevirip suçsuz milyonları perişan eden çirkinliklerin kuluçkasına yatanların yine kendileri olmasına karşın, çirkin eylemlerini insanlığın çıkarları uğruna hayata geçirdiklerini söylemeleri karşısında, olayların özünü çok iyi kavrayıp tepkimin bir sonuç getirmeyeceğini bilsem de isyan etmekten kendimi alamıyorum.
Ne var ki, birçoğumuz bütün bu çirkinlikleri içimize sığdırdığımız küçücük dünyalarımızda tohumladığımızdan habersiz olumsuzlukların değirmenine su taşıyoruz.
İnsan soyu, maymundan insana dönüşünceye kadar az değişime uğramadı. Okul kitaplarındaki resimlerinden tanıdığımız mağaralarda yaşayan atalarımızdan başlayarak günümüze uzanan evrim sürecinde, bırakın tümünü, tarihe not düşülenler bile kat edilen yolun ne kadar çetin olduğunu anlatmaya yeterde artar.
Hiç yoktan çıkan veya çıkarılan savaşlar, depremler, kıtlıklar, bulaşıcı hastalıklar ve daha nice etkenlerle mücadele eden insan soyu,  tüm güçlükleri yenmesine karşın ne acıdır ki hala kendi egosunu alt edebilmiş değil.
Duygusallık kişinin doğasında vardır. Kişinin duygusal olması bazen iyidir de. Bir çocuğu severken, karşı cinse ilgi duyarken, güzel bir çiçeği koklarken vb. durumlarda insana haz veren duygusallık, bazı zamanlar oluyor ki, kişinin yanı sıra topluma da büyük zararlar verebiliyor.
Bencilliğe dönüşen kontrol edilemeyen duygusallığın, topluma verdiği zararlarla günlük hayatta sıkça karşılaşırız. Ama her nedense bunu sorgulamak birçoğumuzun aklından geçmez.
Geçirdiğimiz bunca evrime karşın, hala insanlaşmayan yönlerimizle, var olduğumuz çevre içinde kendimize birçok kalıp çizer, rol biçeriz. 
İsterseniz çevrenize şöyle bir göz atın; kan bağı, din, dil, mezhep, hemşeri, komşu vb. kalıplar altında varlığımızı sürdürürken ortak noktalarımızın güdüsüyle hareket edip, gücümüzü yine kendi soyumuza karşı  kullanır, birbirimizin kafasını yarar gözünü çıkarırız.
Konuyu biraz daha açacak olursak, herhangi bir olayda haklı haksız ayırtmadan önceliği kendimizi içinde gördüğümüz guruptan yana yaparız.
Yani,“Kötü olsa da benim kötüm” deyip, insanlığa ve çevreye zarar verenlere sahip çıkarız.
İşte bu olgudur kişiyi insanlaştırmayan. Kişinin insanlaşmadığı yerde acıyı yine insan çeker. Hani, “Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner” derler ya, yakınımıza sahip çıkmak adına destek verdiğimiz haksızlığa, gün gelip kendimiz uğradığımızda ise, “Niye, nasıl olur, hak hukuk adalet yok mu?” diye sorgulayıp feryadı basarız.
Oysa kendi kendimizin kurdu olmaktan kurtulmak çok basit; Sait Faik Ustanın, “Bir insanı sevmekle başlayacak her şey…“ sözünü anımsayıp rehber edinmemiz, içimizdeki tüm çirkinliklerin anası olan bencilik canavarını öldürmeye yeterde artar bile. 
Ama nerde!.. 
Kafa yarıp göz çıkarmak varken, sevmek bize yakışır mı?
 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.