İnsan yaşadıkça kentlerin büyüyüp gelişmesine de tanıklık ediyor ister istemez. 1994’te Mersin’e geldiğimizden bu yana Mezitli’de ne çok şey değişti.

Mezitli’de şimdiki askeriyenin karşısındaki sitede kiraladığımız ev, kentin dışında kalıyordu. Bize orada oturmaktan korkmuyor musunuz diye soranlar oluyordu. Ailece Trabzon’dan geldiğimiz için çevresi ağaçlarla dolu sakin bir yer aradık. Kiraladığımız ev, beklentilerimize uygundu.

Küçük kızımızı da alıp limon bahçeleri arasında sık sık gezinti yapıyorduk. Limon çiçeklerinden yayılan o hoş koku insanı ardından sürükleyip götürüyordu. Oturduğumuz evde daha bir yılı bile tamamlamadan gördük ki arka bahçelerdeki limon bahçeleri kepçelerle kökünden sökülüyor ve yerine bina yapılmak üzere beton dökülüyordu. Şimdi oralar tümüyle betonlaşmış durumda…

Zamanla Tece’de bir sitede ev kiraladık. Bu site deniz manzaralıydı ve çevresi de güzel sayılırdı. Balkona çıkınca denizden başka dağ tarafının manzarası da çok güzeldi. Gün batımını genellikle dağ tarafına bakarak izliyorduk. Dağ manzaralı bir yörede doğduğumdan, denize bakmaktan çok dağlara bakmayı yeğlerdim.

Yeni sitenin çevresinde henüz bir denetim yoktu. Başıboş gazinolar vardı. Ellerindeki hoparlörleri sonuna kadar açınca müzik müzik olmaktan çıkıyor, tam bir işkence aracına dönüşüyordu. Zamanla kimi gelişmeler oldu ve bu gürültü odaklarından kurtulduk.

Bunlara zamanla rastgele atılan havai fişeklerin gürültüsü eklendi. Hasta, yaşlı, uyuyan çocuk var demeden patlatılıyordu fişekler. Gürültü apartmanların arasında yankılanarak ne olduğu belirsiz sesler haline geliyordu.

Sitelerin kendi iç denetimi de sorunluydu. Karşı apartmanın balkonundaki komşu, cep telefonuyla konuşurken başka bir kentte olduğu anlaşılan adama avazının çıktığı kadar bağırabiliyordu. Bu bağırtılı konuşma bir yarım saat sürebiliyordu. Bu arada bu bağırtıya sokaktan geçmekte olan bir eskicinin, domates satıcısı ya da karpuzcunun sesi karışıyordu.

 Bütün bu gürültüler insanın okuyup yazmasına, balkonda sakince oturup oyalanmasına fırsat vermiyordu. Çaresizlik içinde eğer akşamüzeriyse ve kara üzüm habbesi çalınıyorsa biz de zorunlu olarak bu oyun havalarını dinlemeye başlıyorduk. Bir an önce bitmesi için dua ederek…

Şimdilerde mahallemizin önemli ölçüde sakinleştiğini söyleyebilirim. Yine de sesini hafta sonlarında dışarıya salan sanırım içkili lokantalar var. Eskiciler, domates ve karpuzcular bağırmalarını sürdürüyor.

Bir süre sonra bu tür kalıntıların da tükeneceğine inanıyorum. İnanmak istememin nedeni, Mersin sahillerinde artık yazlıklar yok; yazlık denilen yerlerin hepsi sürekli oturulan konutlar haline geldi. Artık kimse bu gürültülere katlanmak istemez. Zaten belediyelerin de böyle başıboşlukları denetlemesi gerekir diye düşünüyorum.

Biliyorum kara üzüm habbesi oyun havası, çok geçmeden kuytu salonların oyun havası olacak. Ne yapalım, köyden kente göçün bu yorucu sürecine tanık olmak da bir birikim... Belki de kimilerimiz özlemle anacak kara üzüm habbeli günleri.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.