İnsanın şimdiki hali evrimden gelen mirasının, çevreden gelen etkenlerle harmanlanması sonucundan ibarettir. Zaten evrim denilen şey, canlının varlığını sürdürebilmek için devamlılığını sağlayan genetik kodu, çevreye göre sürekli değiştirmesi değil midir?

İnsanın evrim basamağında beyin kabuğu en üsttedir. Onun bir altında limbik sistem adı verilen duygu durumunu idare eden beyin kısımları vardır. Beyin kabuğu ile limbik sistem sürekli alışverişte bulunarak gündelik hayattaki yaşantımızı idare ederler.

Duygu merkezleri bir nevi alarm görevini üstlenirler. Gerek dış dünyadan gerekse iç dünyamızdan gelen uyaranlar sonucunda; öfke, korku, kaygı, endişe, karamsarlık, umutsuzluk yanı sıra huzur, mutluluk, sevinç, coşku, neşe, umut, kendini iyi hissetme gibi duyguları üreterek bu uyaranlara seri bir şekilde yanıt verilmesini sağlarlar.

Olumsuz duygular tehlike olduğu düşünülen dış ve iç uyaranlar sonucunda oluşur. Beyin kabuğuyla ilişkiye geçeceğim diye fazla oyalanmadan otonom sinir sistemini harekete geçirir ve tehlikeli durumdan bir an önce kurtulmaya yönelik davranışlara yol açar. Tehlikeyi savuşturmaya yönelik olduğundan olumsuz duygular, olumlu olanlara göre daha baskındır, daha otomatik ve seridir.

insanın gerek kendisi ve gerekse doğayla etkileşimi karmaşıklaştıkça tehlike algısı da farklılaşmış, karmaşıklaşmış ve belirsizleşmiştir. Bu da olumsuz duygular geliştiren merkezler için fazla mesai demektir çünkü tehlike algısındaki belirsizlikler doğru alarm yanında yanlış alarm olasılıklarının da artması anlamına gelmektedir. Ve de aşırı tepki göstermeye…

Günümüz insanı ele geçiren olumsuz duygu merkezleri, çevresel etkenlerin de bunu sürekli beslemesi sonucunda, kaygılı, endişeli insanların sayısını hızla arttırmaktadır. Kaygı, endişe bir adım sonra depresyona yol açar o da umutsuzluğun beslediği karamsarlığa davetiye çıkarır.

Karamsar kişilik hayatı olduğu gibi kavrayamaz, çoğunlukla olumsuz yanlarına odaklanır, yoksa da sanal olumsuzluklarla bunu giderir. Sürekli kötü bir şey olacağını bekler. Umutsuzdur, gergindir, öfkelidir. Üstelik bunların hiçbirinden kendisi sorumlu değildir ve üstüne üstelik bunu değiştirebilecek hiçbir şey yapılamaz. Bunu değiştirmeye yönelik harekete geçme sorumluluğundan bu şekilde kurtulur. Sizin anlayacağınız zaten olanlardan sorumlu değildir ve zaten bir şey değişmeyeceği için harekete geçme sorumluluğu da yoktur. Kendine güvene ihtiyaç kalmadığı için ondan da vazgeçebilir.

Kendine güveni olamayan, umudunu yitirmiş, gergin, kendiliğinden harekete geçmeyen karamsar insanları harekete geçirecek tek şey kalır geriye; öfke… Üstelik bu durumuna inat, ona yanıldığını gösteren iyiye, güzele, sevince, coşkuya, mutluluğa kısaca yaşam sevincine öfke…

İktidar sahipleri bu öfkeyi çok iyi kullanır ve pasif kitleleri, öfkelerinin doğurduğu kör şiddetle harekete geçirir ve de kendine sorun çıkaran kitleleri pasifize eder; korkutarak, yıldırarak, acı vererek ve bir kısmını yok ederek…

Hadi gelin, yaşamın iyiyle, kötüyle; tehlikeyle, huzurla bir bütün olduğunu kavrayarak, karamsarlığın bizi ve toplumu ele geçirmesine karşı mücadele edelim; karamsarlığın yerine, gerçekçi bir iyimser kişilik oluşturup hem dünyayı hem de kendi dünyamızı daha yaşanır kılalım ve hayatın her alanında bunu engellemeye çalışan iktidarlara avucunu yalatalım…

Not: Eski bir makale. Tekrarda fayda var.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.