Zaman su gibi akıp gidiyor. Akıp giden zaman,  giderken kişilerden, toplumdan, çevreden de  bir şeyler alıp götürüyor. Yaşandığı zaman çok somut olan olaylar bir bakmışınız ki sadece belleklerde yer tutan, yaşlıların soba başında “Bir varmış bir yokmuş” girişiyle anlattığı masallara dönüşüvermiş.

İşin acı tarafı, varlıklarında kıymetini bilemediğimiz avucumuzdan sabun köpüğü gibi kayıp gidenlerin hiçbirinin yerinin bir daha doldurulamayacak olması.

Bazı çevrelerin moda kavramla, değişim ve yenileşme olarak değerlendirdiği hay huy arasında yitip giden toplumsal hasletler, öyle küçümsenecek gibi de değil.

Geçtiğimiz günlerde bir dost sohbetinde söz insan ilişkilerine gelince, ev sahibi yaşlı hanım,

”Çocukluğumuzda, annemiz babamız, öğretmenlerimiz  büyüklere saygılı küçüklerimize sevgili olmamızı öğütlerlerdi.Bu öğütlerle büyüyen kuşağımız büyüklerimize saygıda hiç kusur etmedik. Fakat şimdiki gençler, bırakın büyüklerine saygılı olmayı, dedeleri nineleri yaşındaki insanlara otobüslerde yer bile vermiyorlar!..”

Ne hazin, hazin olduğu kadarda insani bir yakınma değil mi?

Bilmem dikkatiniz çekti mi, yine geçtiğimiz günlerde televizyon haberinde izlemiştim; İstanbul’da genç bir insan  mahallenin ortasında linç edilip öldürülüyor; olay gündüz gözü gerçekleşmesine karşın çevreden kimse müdahale etmiyor. Hadi “İnsanlar korkmuş olabilir” diyelim, peki kardeşim birisi telefon edip polise haber veremez miydi?

Gencin linç ediliş haberini izlerken birden geçmişe uzanmıştım.

1970’li yıllar. O dönemde Mersin’de gençlerin takılacağı yer pek fazla yoktu. Mustafa isimli berberlik yapan  arkadaşımla çıktığımız akşam gezisinde yolumuz Dondurmacı Halil’ düşmüştü. Oturduğumuz masada  bir şeyler  atıştırıyoruz. Yan masada  sevgili oldukları her hallerinde belli olan bir çift oturuyor. Derken dışarıdan gelen 5-6 kişilik bir başka grup  sevgilileri rahatsız etmeye başladı. Olay büyüyüp pastaneden dışarıya taştı. O anda ikimizde aynı şeyi düşünmüş olmalıyız ki Mustafa bana , ben  Mustafa’ya baktım. Ve dışarı fırlayıp önlenemeyen kavgada hiç  tanımadığımız yalnız gençten yana tavır almıştık.

Hey gidi gençlik, hey insanlık hey!..

Bu olayı öğünmek için aktarmadım. Biz yapılması gerekeni yapmıştık. O yıllarda insanlar  şimdiki gibi “Nemelazımcı” değildi. Mazluma, garibana arka çıkılırdı.Tanısın tanımasın insanlar birbirinin yardımına koşardı.

Ya şimdi!..

Bırakın yardım etmeyi, henüz  baharında oldukları yaşam için donanmak üzere okula giden öğrenciler, dedeleri nineleri yaşındaki büyüklerine otobüste yer vermiyor. Toplumsal hastalığımızın ürettiği,  taşı sıksa suyunu çıkaracak  güçte olan kapkaççı gençler, banka kuyruğunda çile çeken dar gelirli emeklilerin  parasını gasp edebiliyor. Eminim ki, geçmişin hırsızları yaşadığımız bu olaylar karşısında, “ Bizim zamanımızda hırsızlığında bir haysiyeti vardı” diyerek iç geçiriyorlardır.

Yaşamın her alanında vurgunculuk, talancılık almış başını gidiyor. Gücü yeten yetene, herkes birilerinin tepesine biniyor...

Anlayacağınız, birçok hasletimiz sabun köpüğü gibi elimizden kayıp giderken, zenginden  alıp fakire veren “Köroğlu” öyküleriyle büyüyenlerinse içi yanıyor...

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.