Ülkemizin yakın tarihine göz attığımızda olumlu olumsuz birçok önemli olayın mayıs ayı içerisinde gerçekleştiğini görüyoruz. İlkyazın da sonu olan mayıs ayı bazı bölgelerimizde yazın başlangıcı havasında geçtiğinden toplumun vurdumduymaz kesimi tarafından vur patlasın  çal oynasın neşesiyle yaşanır.

Ancak yurt ve insan sevgisiyle çarpan yürek sahiplerinin bu mayıs ayını çok sıkıntılı geçirdiğinden hiç kuşku duymuyorum.

Ağaçların çiçekle meyveye durduğu, köylünün çiftçinin yağmur beklentisi içinde toprağın yekinişini yürekleri ağızlarında izledikleri şu mayıs günlerinde içim yel önündeki yaprak gibi titreyip durdu hep.

İçim nasıl titremesin ki?

Tüm dünyada emeğin bayramı olarak kutlanan 1 Mayıs’ta, ülkemizdeki sendikaların iğdiş, işçilerin sınıf olmaktan uzaklaştırılarak tarumar edilmiş olduğunu gördüm.

“Tam Bağımsız Türkiye” şiarıyla çıktıkları yolda can veren devrimcilerin idam edildikleri 6 Mayıs gününde onlardan devraldığımız bayrağı yere düşürmenin utancını yaşadım.

Fakir fukaranın tamamen unutulduğu bu kara günlerde“Milletin sırtından doyan doyana / bunu gören yürek nasıl dayana / yiğit muhtaç olmuş kuru soğana / bilmem söylesem mi söylemesem mi…” diye haykıran Mahsuni bizi yine bu ayda terk etmişti; O’dan yoksun kalışımıza yandım.

Son olarak yüzlerce maden emekçisiyle birlikte kömürden daha kara karanlıklara gömüldüm!

Mustafa Kemal Atatürk’ün 95 yıl önce baş kaldırıp yurttan kovduğu emperyalistlerin değişik yollardan tekrar gelerek sömürülerini sürdürmeleri, üstelik el üstünde tutulmalarına tanıklık etmenin verdiği eziklik dayanılacak gibi değil…

Bir de gericiliğe dur denildiği için sözde Atatürkçüler tarafından takvimlerden silinen 27 Mayıs var ki sormayın gitsin…

Bugün 27 Mayıs Devrimi’nin 54. yıldönümü. Biz kuşak olarak algılayamadığımız o günlerin değerlendirmesini topluma sağladığı kazanımlar ile yaşayanların tanıklılıkları doğrultusunda yapıyoruz. Kimi devrim diyor, kimisi darbe!..

İşte o döneme ait bir değerlendirme:

“1957 seçimlerinde aldığı oy muhalefetten daha az olduğu halde iktidara gelmeyi başaran DP,  bu tarihten sonra kendisini iktidara taşıyan demokrasinin tüm ilkelerini ihlal eden bir tutum içine girdi. Toplumdaki desteği azaldıkça tavrını sertleştiren Başbakan Menderes, gün geçtikçe gücünü parlamentodan alan bir diktatör görünümüne büründü.

1960 Nisanı’nda alelacele Meclis’ten çıkarılan ‘Tahkikat Komisyonu’ yasası, iktidarın giriştiği antidemokratik uygulamaların en uç noktasıydı. Sonraki günlerde Türkiye hızla bir kaosa sürüklendi. Birbirini izleyen öğrenci olayları da tansiyonu giderek yükseltti.

 Ve ordu sonunda duruma el koydu. Aynı gün bir bildiri yayımlayan Orgeneral Gürsel, amacının asla bir diktatör olmak değil, ‘ memlekete süratle demokratik bir nizam kurmak ve devletin idaresini milletin iradesine terk etmek’ olduğunu açıkladı.

 Halkın geniş desteğini alan 27 mayıs bu anlamda sadece bir son değil, Türk demokrasisi için  aynı zamanda yeni bir  başlangıçtı. (Cumhuriyetin 80. yılı sayı 13)”  

Günümüzde yaşanan siyasi gelişmelerin o dönemi anımsattığını sıkça dile getiren bazı kalemler, ülkenin yol ayrımında olduğunun altını çiziyorlar.

 Hani, “Herkes gider Mersin’e biz gideriz tersine” derler ya, 54 yıl önce yaşananların bırakın tekrarını, düşünülmesi bile ülkemizin içinde bulunduğu hazin durumun göstergesi değil midir?

Doğayı ayaklandıran mayıs ayı, içimi karartıp yüreğimi derinden vuruyor benim…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.