Sevgilim,
Mektupların can çekiştiği bir zamanda sana eskiden olduğu gibi yine bir mektupla yüreğimi açmayı yeğledim. Üstelik de Cumhuriyetimizin 96. kuruluş yılında…
 Cumhuriyet deyince köyümdeki evden bozma okul gelir aklıma. Emine ebenin eviydi. Yalnız yaşadığı için onu başka bir eve taşıdılar.  Okulun sıraları, sandalye, masa ve bir de çerçeveli siyah-beyaz Atatürk fotoğrafı bu eve yerleştirildi. Artık bizim okulumuz burasıydı.
Okula gelip gittikçe karşıda karatahtanın üzerinde bir yerde asılı duran Atatürk fotoğrafı ilgimi çekerdi. Fotoğraftaki Atatürk’ün düzgün giyimli, kravatlı, yükseklere bakan, kendinden son derece emin bir duruşu vardı. Sınıfa her girişimde, sıvası dökülmüş, toprak damdan akan yağmur sularıyla duvarları garip biçimler almış, is pas içindeki sınıfımıza böyle bir insanın fotoğrafı neden asılmış olabilirdi ki diye sormadan edemezdim. Sormamın bir nedeni de köyümüzde öyle kravatlı, Atatürk gibi giyinen yok denecek kadar az insanın bulunmasıydı.
Zaman içinde bu sorumun karşılığını köylülere arada bir Kurtuluş Savaşı anılarını anlatan, dizinde hala Yunan kurşunu taşıdığı için aksak yürüyen Ali amca verecekti. Ali Amca, Atatürk ve İnönü’nün askeri olarak en son Batı Cephesi olmak üzere çeşitli cephelerde savaşmıştı. Ali amca savaş anılarını anlatırken, dönemin zorluklarıyla ilgili belki de hiçbir romanda rastlanamayacak incelikte ayrıntılar veriyordu. “Allah komutanları başımızdan eksik etmesin,  savaşı onların aklıyla kazandık” diyordu. Demek ki bir savaşa iyi kumanda edilmesi, bir ülkenin iyi yönetilebilmesi için akıllı kumandan ve yöneticilere gereksinim vardı.
Ali amcanın bu çıkarımından sonra Atatürk’ün yaptıklarında aklı aramaya başladım. Yıllar sonra gördüm ki akıl ve bilim, 18. yüzyıla damgasını vuran bir çağın adıydı. Aydınlanma ancak bilgiyle, bilimsel düşünmeyle olacağından bu döneme Aydınlanma Çağı diyorlardı. 
Aydınlanma Çağı, aslında Ortaçağın bilinemezciliğine, hurafelerine, akıl dışılığına karşı; aklı ve bilimsel düşünmeyi önemsiyordu. Köylülerimin domates fidelerini böcek kesmesin diye muska yazdırıp muskayı fidelerin arasına yerleştirdiğini anımsıyorum. Böceklerin okuryazarlığı olmadığı için zavallı domates fideleri kesilmekten kurtulamıyordu doğal olarak. Durum böyleyken, bu akıl ve bilim dışı uygulamalar sona erebilecek miydi?
Akıldışılık söz konusu olunca anlatılacak o kadar çok şey var ki… Bir gün henüz süt çocuğu olan kardeşim hastalanmıştı. Doktor yoktu. Yaşlı kadının biri çağrıldı. Kadıncağız, çocuğu dualar okuyarak koca bir kavağın dışarıda kalmış köklerinden birinin altından üç kez geçirmesini söylemişti. Annem denilenleri eksiksiz yerine getirdi. Ne yazık ki çocuk bir gün sonra bu dünyaya veda etti.  
Devleti akıl ve bilimle yönetmenin kaçınılmazlığı ülkemizde Tanzimat’tan bu yana az çok kavranmıştı. Ne var ki yöneticiler çağını anlamanın çok uzağındaydılar, Atatürk, aydınlanma ışığının daha güçlü yanmasına ve herkesi aydınlatması gerektiğine inanıyordu. İşte Cumhuriyet, hurafelerden uzak, aklın ve bilimin egemen olduğu bir yönetim biçimi oluyordu. Bu devrimle, yaşama ilişkin her şey aklın ve bilimin yol göstericiliğinde ilerlemeliydi.
Cumhuriyet insanı özgür düşünmeliydi. Böyle bir düzende hiçbir kimse inançlarını ötekine dayatmamalıydı. Hukuk tarafsız, yargı bağımsız, eğitim-öğretimde fırsat eşitliği olmalıydı. En önemlisi, kadınlar aşağılanmak şöyle dursun, kadın kimliğiyle gurur duymalıydı. 
Cumhuriyetin kuruluşuyla aydınlanmanın ışığını çoktan yakalamış ülkemizde, yeniden karanlık günlere dönülemeyeceğine inanıyorum. “Ah sular akmaz kadınım tersin tersin…” türküsünü bilirsin. Karanlık günleri özleyenler, herhalde şaka yapıyor olmalılar. 
Seni özlemle kucaklıyorum.
 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.