2019’un yarısı da tarihin rafları arasında yerini almak üzere, okullar tatil oldu; varsıllar tatil yörelerine akın ederken, yoksullarsa beton yığınına dönüşen Mersin’de kavrulacaklar!
Hoş mevsimler de bir birine karıştı ya!
Mevsim değişikliklerine ayrı pencereden bakarım; yazın sıcağında yanıp, kışın soğuğunda donanlar hiç çıkmazlar aklımdan; bu düşüncelerin eşliğinde Müftü Deresi’nin sessizliğini dinliyorum. 
Hep yinelemişimdir, Müftü Deresi’nin yaşamımda ayrı bir yeri vardır.
Çünkü Müftü Deresi’ne, gönül gözüyle bakarsanız ölümle dirimin iç içe olduğunu görürsünüz; kolu kanadı kırık Müftü Deresi’nin bugünlerde. 
Doğaya verdiğimiz zararın bize geri dönüşüdür Müftü Deresi’nin durgunluğu.
Dört bir yanımız ihanetle örülü…      
Anlamlandıramadığım onca çirkinliğe karşın, omzumdaki yükler adına bir ucundan tutunmak istiyorum yaşama…
Evet, Müftü Deresi’nin sessizliğini dinliyorum, hemen yanımda Emekliler Parkı; emekliler, üzeri yosunlanmaya yüz tutmuş dere gibi geride kalan coşkulu yaşamın avuntusuyla yavan günlerini renklendirme uğraşındalar…
Önümde akan derenin durgunluğu, “ Ben böyle değildim aslında; beslendiğim kaynakları siz kuruttunuz. Daha mevsimin bu günlerinde durgunluğum, üstümü kaplayan yosunlar sizin eserinizdir…” derken kadirbilmezliğimizi vuruyor yüzüme…
Pembeli beyazlı zakkumlarla gülen derenin yamaçları, kurbağaların serenatlarıyla çınlıyor; kavaklar, yüz yıllardır istismar edilerek örselenen değerlerin feryadını Tanrı’ya daha çabuk duyurmak istercesine uzayıp gidiyorlar.
Derenin karşı yakasında üç beş sağlam yapılı çınar, denizden yukarı doğru esen rüzgâra meydan okuyor. Çınarların az ilerisindeki zehir ağacı, ben de varım dercesine yayılan dallarıyla gelip geçenleri selamlıyor.
Bugünlerde işe yaramaz gibi gözüken o zehir ağaçları, çoktan tarihe karışan, genellikle yoksul insanların barındığı, duvarları kargıdan yapılıp çamurla sıvanan huğların iskeletinin çatılmasında kullanılırdı.
Huğlara, birkaç yıl öncesine kadar Bahçe Mahallesi’nde tek tük de olsa rastlansa da, onlar da yerlerini güzelim narenciye bahçeleri gibi beton yığınlarına bıraktı.
Gönül isterdi ki, o huğlardan birkaçı koruma altına alınıp gelecek kuşaklara örnek olarak sunulsun.
Ama “nerde o anlayış?” diyeceksiniz, haklısınız.
Neyi koruduk ki, huğları koruyalım!
Geçtiğimiz günlerde yolum, yakın Torosların doruğundaki İnsu köyüne düştü. Mavi Akdeniz’in kıyısındaki Mersin, bomboz beton yığını! 
Toroslara tırmanıp çevreyi biraz dolaşınca gördüklerim karşısında hayrete düşmekten kendimi alamadım; çünkü köy olarak anılan yerde devasa beton bloklar! 
İnsu’daki özgün köy evleri yıkılmaya terk edilmiş!
Güzelim çamlık alanlar pislik içinde!
Sözün kısası, şehirleri köyleştirmekle kalmayıp, çarpık yapılaşmayı köylere de taşıyarak oraları da bozduk.
Anlayacağınız, gittiğimiz yeri kirletip, elimizin değdiğini kırıp döküyoruz!
Mersin’in her köşesinden duyulmayan feryadı yankılanıyor!
Bakalım yeni seçilen başkanlar bir şeyler yapabilecekler mi?
 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.