Nedense son zamanlarda sık sık çocukluğum geliyor aklıma. Oyundan kendimi alamadığım, hayatın hep öyle sürüp gideceğini sandığım günler… Dedem, babaannem, babam, annem, halalarım ve köylülerimizle sürüp giden bir hayat… Bundan tam altmış yıl öncesi… Hep doğrunun, daha iyinin ve daha güzelin amaçlandığı o umut dolu yıllar…

Bunalımlı dönemlerde geride kalan umut dolu günleri anımsamak gelenek olmuştur. Ben de sanırım içinde yaşadığımız sıkıntıların baskısından olacak, eski günlerde gezinme ihtiyacı duyuyorum. Çocukluğumun tanığı berrak sulu dereleri, karlı dağları, burcu burcu dağ çiçeği kokan yaylaları; içinde su samurlarının, sazanların kovalamaca oynadığı, yaban ördeklerinin bütün güzellikleriyle yüzdüğü Mağara Suyunu özlüyorum.

Eski dostluklar, insanların birbiriyle dayanışması, bayramlarda eriyip giden düşmanlıklar ve her daim diri tutulan ve şimdilerde neredeyse ortadan kaldırılan barış ve kardeşliği arıyorum.

İçinde yaşadığımız günler o kadar bunaltıcı ki… İşsizlik, yoksulluk, açlık, savaş, savaşın getirdiği katlanılmaz insan manzaraları… Şehitler, şehit yakınlarının yüreklerimizi dağlayan çığlıkları… Şimdi de kaç canı taşıyacağını bilmediğimiz Coronavirüsü salgını…

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi bir de politikacıların asık suratı ve çocuklarımızın hiçbir zaman duymasını istemediğimiz kötü dili…

Bunlardan başka haber programlarından eksik olmayan ve dayanaksız olduğu iddia edilen suçlamalar, savunmalar, tutuklamalar…

Hoşgörüsünü yitirmiş, her sorununu mahkemelerde çözmeye çalışan yurttaşlar… Kadın cinayetleri, tecavüzler ve daha neler neler… Bertolt Brecht’in dizelerindeki gibi “Ne günlere kaldık / Neredeyse suç olmuş ağaçlar hakkında bir şey konuşmak…”

Salgın hastalıklar, doğal afetlere ilişkin alınacak önlemler bellidir. Ne var ki ülkemizde barışın dilini kullanmaktan kaçınmak, kimi zaman doğal afetlerden daha tehlikeli olabilmektedir. Bu nedenle, toplumun tüm katmanları arasında barışın ve hoşgörünün dilini özendirmek zorunluluğu vardır.

İç barışı tesis etmek için ülkemizin yeterince birikimi olduğunu düşünüyorum. Yunus Emre’den, Nasrettin Hoca’ya; Mevlana’dan Hacı Bektaşi Veli’ye; Karacaoğlan’dan Aşık Veysel’e; Reşat Nuri Güntekin’den Yaşar Kemal’e kadar çok sayıda halk ozanı, şair, yazar ve düşünürümüzün her biri bir hoşgörü abidesidir. Bu abidelerin vermek istediği iletiyi kulak ardı edenler, hiçbir zaman halkın gönlünü kazanamazlar.

Özetleyecek olursak, çok zor dönemlerden geçtiğimiz doğrudur. Zorluğun derecesi ne olursa olsun, barışın, uzlaşının ve hoşgörünün dilini kullanmak zorundayız. Bu dili kullanmanın, halkımızı karamsarlıktan kurtaracağına inanıyorum. Atalarımız “Her erdemin başı dildir.”  demiş. İşte bu dil barışın ve hoşgörünün dilidir.
 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.