19. yüzyılda Almanya’da doğup gelişen tek kültür, sanat ve edebiyat akımı olan romantizmi  Almanlar “Romantik” olarak adlandırır. Romantikler edebiyatta duygu yoğun anlatımı yeğler. Bu akımın Almanya’da biçimlenmesinde Sanayi Devrimi’nden kaynaklı hayal kırıklıklarının ve Almanların geç uluslaşmasının etkileri vardır. Hayal kırıklığı yaşanılan yerlerde özlemleri de içeren geriye dönük duygusal yolculuklar yapmak kaçınılmaz olur.

Bu yolculuklar kimi zaman bireyseldir; kimi zaman da toplumsaldır.

Mersin Üniversitesi kurucu rektörü ve hocam Prof. Dr. Vural Ülkü, bu duygusal geriye dönüşleri şu sorularla açıklardı:

“Aksaçlılar neden “Neredeee o eski bayramlar?” diye iç geçirirler? Neden şimdiki gençleri beğenmezler de kendi gençlik dönemlerine özlem duyarlar?”

Sorusu bir yanıta kavuşamayınca kendisi girerdi devreye:

“Çünkü eski bayramlar, ak saçlıların güçlü olduğu, genç olduğu dönemlerdir. Güçlü dönemlerini anımsayarak bugünlerini kurtarmaya çalışırlar. Bugünkü gençlerle yarışamayacakları çok açık…”

Buradan eski bayramlara ya da gençliğine özlem duyanları romantik olarak adlandırabiliriz. Bu doğru… Ne var ki “romantizm” akımını bu kadar yüzeysel bir tanımla da sınırlayamayız. Sözcüğün sonundaki –izmin, küçük tanımları çok aşacak bir anlam derinliği vardır. Ama kavramın kısa bir sözlük tanımı, hocamın anlattığından daha fazlası değildir.

Yalnızca aksaçlılar değil, toplumlar da zaman zaman güçsüz düşerler. Almanya’nın geç uluslaşması, 1806’da Napolyon’un Almanya’yı istila etmesi toplumsal zayıflık ve aynı zamanda toplumsal duygusallığın zirve yaptığı zamanlardır. Böyle zamanlarda toplumlar da tarihte güçlü olduğu dönemleri anımsayarak güç toplamak zorundadır. Halk efsanelerinden, kahramanlık destanlarından, coşumcu sanat ve edebiyattan yararlanılır.

Toplumsal duygusallık yalnızca Almanlara özgü bir şey değildir kuşkusuz. Her toplumun iyi ve kötü günleri olmuştur. Altı yüzyıl egemen olarak kalmış anlı şanlı Osmanlı Devleti’nin yıkılışı, ister istemez duygusal bir çöküntü yaratmıştır halkta ve yönetenlerde. Bu eziklik Namık Kemal’den başlayarak Yahya Kemal ve giderek Fazıl Hüsnü Dağlarca’da belirgin bir biçimde hissedilir. “İstiklal Marşı”mızda Mehmet Akif, tümüyle atalarımızdan, şehitlerimizden, inançlarımızdan güç alarak emperyalistlere meydan okur. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Almanya’da Çöpçülerimiz” adlı şiirinde şu tekrarlar vardır: “Sığmaz iken atalarımız güne yarına / Düşmüşüm ben, düşmüşüm ben el kapılarına”

Önünüzde okumaya çalıştığınız bu metnin yazarı da aksaçlılar arasında yer alıyor artık. Açıkçası ben de özlüyorum çocukluğumdaki bayramları. Şeker bayramında ceplerimizi şekerle doldurmak ne mutluluktu. Ve bütün köylülerimin birbiriyle bayramlaşması, yaşlıları, düşkünleri ziyaret etmesi ne kadar anlamlıydı. Uzansam dokunacak gibiyim. Ama dokunamayacağımı biliyorum.

Umarsız “Neredeee o eski bayramlar!” diyerek tüm okurlarımın Şeker Bayramını kutluyor, herkesin birlik ve dirlik içinde yaşamasını diliyorum.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.