Bugün yaşananları tarihsel perspektiften bakarak geniş açıyla değerlendirmezsek doğru sonuçlara varamayız.

Dünya 18. yüzyılın son çeyreğinde gelişen olaylarla büyük bir alt-üst oluş yaşamıştır. Bu son 25 yılda yaşananlar sadece o yüzyılı değil günümüz dünyasını da şekillendirmiştir.

İngiltere, Fransa, Hollanda ve İspanya 17. yüzyıldan itibaren kuzey Amerika’da (bugünkü ABD ve Kanada) kendilerine sömürgeler oluşturmuşlardı. Doğal olarak aralarında çok büyük rekabet ve toprak paylaşımı kavgası vardı. 

Bunun yanı sıra İngiltere, 17. yüzyılda denizlerde üstün olan Hollanda’yı bu konuda da geride bırakmak için müthiş bir mücadele veriyordu. Bu mücadele İngiltere’nin endüstri devrimini yaparak sanayileşmesinin başladığı 18. yüzyıl ortalarından itibaren çok daha çetin geçmeye başladı. Çünkü İngiltere’nin ürettiği sanayi ürünleri için dış pazarlara ihtiyacı vardı ve bu arayışa girmişti. Bunu temin edebilmek için de denizlerde hâkimiyet kurmak şarttı.

18. yüzyıla gelindiğinde İngiltere, uyguladığı sömürge politikalarının sonuç vermeye başlamasıyla ağırlığını iyice artırmaya başladı. Esasında uyguladığı politika çok basitti. Sanayinin artmasıyla açığa çıkan işgücü ihtiyacını tarım işçilerinden sağlamak üzere program geliştirdi. Bunun neticesinde de şehirlere göç eden bu işçilerin fazla gelen kısmını kuzey Amerika’ya gönderdi. 

Zamanla İngiltere ve İrlanda’daki yaşam şartlarından ve kralın keyfi yönetiminden memnun olmayanlar da göç etti. İşte tüm bu İngiliz-İrlanda kökenli göçmenler kolonileşerek çok ciddi manada nüfus üstünlüğüne sahip oldular. Bunun sonucunda İngiltere, diğer 3 ülkeyle giriştiği mücadeleyi kazanarak kuzey Amerika’nın mutlak hâkimi oldu.

Tarihin bu çok önemli paylaşım kavgası da bu şekilde sonuçlanmış oldu.

Gelgelelim zaman içinde koloniler özellikle konulan vergiler konusunda İngiltere yönetimiyle ters düştüler ve 13 koloni 4 Temmuz 1776 tarihinde bağımsızlıklarını ilan ederek Amerika Birleşik Devletleri’ni (ABD) kurdu.

Bu olayın Avrupa’daki sarsıntısı henüz dinmeden Fransa’da aristokrasi ve ruhban sınıfa karşı ayaklanan halk 14 Temmuz 1789’da Fransız İhtilali’ni yaptı. Bu ihtilalin etkileri ABD’nin bağımsızlık ilanından çok daha etkili oldu. Artık Avrupa’daki hiçbir monarşi kendisini güvende hissetmiyordu. Fransa’da ihtilal dönemi olan 10 yıl, yönetim çalkantıları devam etti. Fakat önemli olan ihtilalin başarılmış ve Cumhuriyet’in kurulmuş olmasıydı.

Dünya 19. yüzyıla bu müthiş değişimlerle girdi. Özellikle Avrupa’da deyim yerindeyse “kartlar yeniden dağıtılmaya başlandı”. Avrupa monarşileri bir yandan özgürlükçü ve Cumhuriyetçi düşünceleri ülkelerinden uzak tutmaya çalışırken diğer yandan da Avrupa’nın paylaşım hırsı azalmadan devam ediyordu.

Bu gelişmeler ışığında 1815 Viyana Kongresi başladı. Bu kongre Fransa’daki akımın önüne geçilmesi, diplomatik esasların ve uluslararası ilişkilerin düzenlenmesi ve en önemlisi de Avrupa paylaşımının yapılması amacıyla toplanmıştır. Kongrede özellikle Napolyon Savaşları sonucunda bozulan Avrupa düzeninin yeniden tesis edilmesi de amaçlanıyordu. 

Kongre İngiltere, Avusturya, Rusya ve Prusya tarafından yönetildi. Viyana Kongresi, Napolyon’un Rusya seferindeki hezimetinin (1812) hemen ardından toplandığı için Fransa fazla etkili olamadı. Bununla birlikte Fransa’nın dâhi olarak tanımlanan dışişleri bakanı Talleyrand o namüsait şartlarda diplomatik yetenekleriyle yine de etkili oldu. Kongrenin bir diğer çok önemli aktörü de Avusturya’nın efsanevi başbakanı ve dışişleri bakanı Prens Matternich’ti.

Kongreye Osmanlı İmparatorluğu da davet edilmiş fakat içişlerine müdahale olabileceği kaygısıyla katılmamıştı. Kongrede büyük Avrupa devletlerinde statükonun korunması ve topraklarının garanti edilmesi karara bağlanmıştı. Bununla birlikte Rusya, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanarak bölüşülmesini teklif etmişti. İngiltere daha o erken tarihte yapılan bu teklifi menfaatlerine uygun bulmadığı için reddetti. Fakat Osmanlı’yla ilgili kanaat böylece netleşmiş oluyordu. 

Temel konu Osmanlı’nın bölünüp parçalanması değil bunun ne şekilde, ne zaman ve kimlerin menfaatine uygun olarak yapılacağıydı.

Paylaşım kavgası şiddetlenerek devam ediyordu.

Viyana Kongresi’nde alınan kararların bazı ihlaller dışında I. Dünya Savaşı’na kadar uygulandığı söylenebilir. Osmanlı’nın bölüşülmesi de buna dâhildir. Bunu yapmak için Avrupalı büyük devletler tam 100 yıl  beklemişlerdir

(Bu da bize emperyalist planların asla zaman aşımına uğramadığını göstermektedir. Tam 100 yıl önce imzalanan Sevr’e de bu açıdan bakmalıyız. Emperyalistler aradan 100 yıl da geçse, 200 yıl da Türkiye’yi bölüp parçalamak planından vazgeçmezler.)

Osmanlı İmparatorluğu özellikle 1839 Tanzimat’ından sonra Viyana Kongresi kararlarına bağlı kalmıştır. Fakat “cin artık şişeden çıkmıştır”. 

Avrupalı 4 büyüklerin yani İngiltere, Fransa, Avusturya, Rusya’nın Osmanlı üzerindeki tasavvurları belirginleşmiştir. Bu tarihten sonra Osmanlı’ya hep bu pencereden bakacaklardır.

Yukarıda yazdım; Osmanlı’nın bölüşümü konusunda esas olarak İngiltere ve Rusya’nın menfaatleri çakışıyordu ve anlaşamıyorlardı. Bu konjonktürde 9 Ocak 1853’te St.Petesburg’da Rus çarı I. Nikola İngiliz elçisi Hamilton Seymour’a, “Kollarımızda hasta, çok ağır bir hasta var. Osmanlı İmparatorluğu kendi başına çökmeden Rusya ve İngiltere bu konuda anlaşmalıdır” demiştir. Konuyla ilgili İngiltere kralına da bu elçi aracılığıyla mesaj göndermiştir.

Bu “hasta adam” deyimi o günden sonra Avrupa diplomasi çevrelerinde kullanılır olmuştur. Fakat esas yaygınlaşması 12 Mayıs 1860 tarihinde New York Times gazetesinin bu konuya yer vermesi sebebiyledir. Ve yazık ki o tarihten sonra da Osmanlı’nın üzerine yapışıp kalmıştır. Bu tabir Osmanlı’yı küçümsemek için kullanılmaya başlamıştır.  

Bu tarihten yaklaşık 150 sene sonra, 16 Şubat 2005’te Amerikan The Wall Street Journal gazetesinde “Yeniden Hasta Adam” başlığıyla bir makale yayımlandı. 1 Ocak 2017‘de İngiliz Daily Telegraph gazetesinde yayımlanan bir makalede ise “Türkiye Avrupa’nın hasta adamına mı dönüşüyor” ** yazıldı.

Bu makaleleri münferit ve önemsiz yazılar görme hatasına düşmemek lazımdır. Kamuoyu ve algı oluşturmaya işte böyle başlanır. Bunlar işaret fişeğidir. Hükümetlerinin düşünceleriyle paraleldir. 

Bana batıda basının ve medyanın bağımsız olduğunu söyleyebilirsiniz. Gerçekte hiç de öyle değildir. Konu “ulusal güvenlik ve çıkarlar” olduğunda o özgürlükler falan rafa kalkar. Bir başka yazıda bu konuda konuşuruz.

Yıkılan Osmanlı’nın yerine Türkiye Cumhuriyeti’ni kurma başarısı gösteren bir ülkenin tekrar “hasta adam” olarak anılmaya başlanması acıdır. Çok acı.

Durup düşünmeliyiz. Nerede hata yaptık ve hangi hatalara devam ediyoruz? Yıkılan bir imparatorluktan saygın, başı dik, özgür, onurlu, bağımsız bir Cumhuriyet kurma başarısı göstermişken neden Osmanlı’nın son 100 senesindeki gibi tanımlanmaya ve küçümsenmeye başladığımız üzerine kafa yormalıyız.


 

Robert L. Pollock, The Wall Street Journal, The sick man of Europe-Again, February 16, 2005
 

** Mark Almond, Daily Telegraph, The stream of violence in Turkey shows President Erdogan is a control freak who can’t tame his own country, January 1, 2017

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.