Okumak öteden beri dedelerin torunlarına, anne-babaların çocuklarına ve elbette öğretmenlerin öğrencilerine önermekten geri durmadığı ilginç bir konu…

Dedem için okumak, devletten maaş alabilmekle eş anlamlıydı. Okumanın düşünsel kazanımları ikinci derecede önemliydi. Osmanlı kimliği ağır basan dedeme göre, yalnızca din kitapları okunmalıydı. Arap harfleriyle basılı kitaplardaki metinler, anlamları bilinmese de ezberlenmeliydi.

Babam Cumhuriyet çocuğu olduğu için okumaktan beklentileri daha bir yaşama dönüktü. Okuyan insanların erdemli insanlar olacağına inanıyordu. Düzenli görev yapan öğretmenlerimizin olmaması nedeniyle, yeni harfleri okumayı ve güzel yazı yazmayı babamdan öğrendim.

Bütün olumsuzluklara karşın, okumaktan yana herkesin benim kadar şanslı olduğunu söyleyemem. Her dede, her anne-baba, her öğretmen “Oku!” diyor da, ne yazık ki kendisi okumuyor. Çoğunun evinde örnek olarak gösterebileceği herhangi bir kitap bulunmayabiliyor.

Daha da vahim olanı, “Oku!” deyince neyin, neden okunacağının bilinmemesi…

Demek ki çocuklara yalnızca “Oku!” demek yetmiyor. Hangi kitabı, neden okuması gerektiğini de belirtmek gerekiyor. Aksi halde sık sık çocukların okumasını istemek, çoğu zaman onları bunaltmaktan öteye gitmiyor.

Aslında çocuğu okumaya yönlendirmek, hiçbir zaman velilerin işi olmamalıdır. Kendileri öğretmen olmayan ve aynı zamanda okuma alışkanlığı da bulunmayan velilerin, çocuklarını okumaya yönlendirme çabaları tümüyle sonuçsuz kalabilir. Yanlış yönlendirme çabalarıyla çocuklarının kitaplardan nefret etmesine de neden olabilirler.

Bu durumda çocuklarımızın düzenli okuyup araştırabilmesi Milli Eğitim programlarına ve bu programları uygulayacak öğretmenlere kalıyor. Yalnızca öğretmenler, mesleğinin bilincinde olan öğretmenler çocuklara okumayı sevdirebilirler.

Öğretmenler, yalnızca “Oku!” diye emir vermek yerine, dersteki herhangi bir etkinliğin kitaplarla desteklenmesini isteyebilir. İstenilen kitapların bulunmasına kendisi de yardımcı olabilir. Örneğin ilköğretim düzeyindeki öğrencilere bir buğday tohumunun nasıl çimlendiğini, nasıl büyüdüğünü, sonunda soframıza nasıl ekmek olarak döndüğünü gözlemleyip kitaplardan yararlanarak açıklamak zor olmasa gerek.

Demek ki okuma ve araştırma talebi bir gerekliliğe dayanmalıdır. Ya yoksa neyi okusun çocuk? Herkes oku diyor, ama neyin okunacağını kimse bilmiyor. İşte bu belirsizliği giderecek tek kişi öğretmendir. Öğretmen işi gereği bunu yapmakla yükümlüdür.

Çocukları okumaya yönlendirmede öğretmenin de zorlukları olabilir. Benim de gidip gördüğüm birçok okulda ders kitaplarının dışında çocukların okuyabileceği bir tek kitap yoktu. Öğretmenler bir kütüphane oluşturma çabası içindeydi.

Böyle durumlarda velilerin boş yere “Oku!” demek yerine öğretmenlere destek olması ya da Milli Eğitimden kitap yardımı istemesi daha isabetli bir tutum olur kanısındayım.

Özetlersek; çocuklarımıza “Oku!” demekten çok, nasıl okunacağı konusunda öğretmenleriyle işbirliği içinde olmanın daha yararlı olacağını düşünüyorum.

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.