Dün çocukluk günlerimi anımsadım.
    Sığır tüylerini toplar, ıslatır yuvarlayarak sıkıştırır top yapar oynardık.
    Güz mevsiminde köyden ovaya iner beşte bire ye fıstığı sökerdik. Akşama kadar söktüğümüz yerfıstığını mal sahibi sepetle ölçer, beş sepette dördününe kendine, birini de sökene verirdi. O gün ne kadar yerfıstığı alırsak günlük yevmiye oydu. Herkesin söktüğü yerfıstığının dalı kendisinin olurdu. Bu dalları akşam hayvanlara yükletir köye taşırdık.  Güneşe serer kuruduktan sonra,  kışın hayvanlarımıza vermek için samanlığa doldururduk. 
    Bunu bütün komşular yapardı.
    Tarlarda pıtraklar vardı.
    Pıtrak iki türlüydü, biri boylu ve bunun pıtrakları giysilerimize yapışırdı.
    Diğer pıtrak daha sertti ve adına da “Demir pıtrak” derdik.
    Bu ayaklarımıza batar ve de çok fena acıtırdı.
    Akşamları eve dönüşte yorgun olurduk ama önceden kurutulmuş yerfıstıkları ayıklanırdı. Taze yerfıstığı haşlanır yenirdi.
    Yazın Akdeniz Bölgesi’nin sarı sıcağı yaman olurdu.
    Sivrisineklerden ve sıcaklardan korunmak için yaylaya giderdik.
    Azda olsa yaylada ekin ekilirdi.
    O yıllar biçerdöver, harman sürme makineleri nerede?
    Ekinler orakla biçilir, harman yerine desteler taşınır ve dövenle de saplar sürülürdü. O mevsimde çocukların en çok sevdiği hayvanların çektiği arkasındaki dövene binmekti.
    Büyükler orman işçiliği için ormana çalışmaya giderken, bir kısım insanlar ve yaşlılar tarladaki ekin işlerini hallederdi. 
    O demir pıtraklardan yaylada da vardı. Ayrıca adına “Sarı Diken” dediğimiz dikenler de çoktu.
    Ayaklarımızda çok zaman ayakkabımız olmazdı. Yalın ayak gezerdik.
    Ayaklarımıza pıtraklar ve sarıdikenler batardı.
    Ama o zamanın yinede ayrı bir hoş tarafları vardı.
    Bir kere her şey doğaldı.
    Doğal beslendiğimiz için daha da sağlıklıydık.
    Zaman geçti, okula başladım.
    Bizim şimdiki ilçe o zamanlar köydü.
    Bizim köyde de ilkokul yoktu.
    Dayım başka bir köyde zengin birisini kapısında onun tarlalarında yarıcıydı ve yerfıstığı ekerdi. Ben ilkokula dayımın yaşadığı köyde başladım ve dördüncü sınıfta yarıyıl tatiline kadar orda okudum. Sonra kendi köyümüze, ailemin yanına gelerek okula burada devam ettim. Ama bizim köyde okul olmadığı için günlük on kilometre yol yürüyerek uzaktaki bir ilkokula devam ediyordum. 
    İlkokulu böylece bitirdim.
    Sonra Orta Okul ve sonrası yatılı okulda okula devam ederek öğretmen oldum.
    Şimdi tarlalarda ne yer fıstığı ekilir oldu, ne ekin, ne o pıtraklar kaldı ve nede sarıdikenler.
    Yerfıstığı tarlaları muz seraları olurken, ekin tarlaları harap.
    Yerfıstığı haşlamasını görmez olduk.
    Ayaklarımıza pıtraklar ve sarıdikenler batmaz oldu.
    Yediğimiz ekmeklerde ve aldığımız gıdalarda doğallık kalmadı.
    Çocuklar sığır tüylerinden top yapamaz oldu, çünkü sığır kalmadı.
    Toplar plastikten, ekmeğimiz gdo’lu buğdaydan yapılır oldu.
    Domatesin, yumurtanın, etin kokusu kalmadı.
    Tarlada ısırgan ve ebegümeci otu çıkmıyor artık.
    Dağlarımızda keklikler, güllerde bülbüller ötmüyor.
    O içli, hüzünlü yanık türküler söylenmiyor.
    Nineler hüzünlü ezgiler söylemiyor.
    Davullu, klarnetli ve kemanlı düğünler, orkestralı düğünlere dönüştü.
    Komşuluk, dostluk, dayanışmalar ve samimi arkadaşlıklar bitti. Yerini çıkara, kine ve nefrete bıraktı.  Kilitsiz kapılara kilitler takılıyor artık.
    Güvenin tahtına güvensizlik kral oldu oturdu.
    Irmaklar, çaylar, dereler, denizler eski deniz değil, balıklara ev sahipliği yapmıyor. Baharlar da akşamları kurbağa sesinin yerini bir sessizlik aldı.
    Tarlalarımızda pıtraklar ve sarı dikenler bitmez oldu.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.