Ruhsar Uçar.
Edebilseydik, kim bilir neler konuşurduk, neler anlatırdık. İlk aşkımızdan başlardık herhalde, ilk kalp kırgınlığımızdan, masumiyetimizden. En çok üzüldüklerimizi hatırlarız ya, kavgalarımızı, hayal kırıklıklarımızı, emek harcayıp karşılık bulamadıklarımızı, bile bile kanıp saf denilme pahasına yediğimiz kazıkları, hoşgörüsüzlükleri, çekip gitmeleri, gizli gizli içimize akıttığımız gözyaşlarımızı, insan içinde sığınacak kalp bulamayıp derdimizi duvarlara anlatışımızı, hasretimizi fesleğen kokularından içimize çekişimizi, yağmur çisiltilerini sessizliğimize yoldaş ettiğimiz günlerden bahseder, yaralı yüreklerimizi birbirimizde onarmanın umuduyla hasretle koşardık dost muhabbetine.
Ya sevinçlerimizi, Acıların aydınlık yüzü mutluluklarımızı anlatmaz mıydık.Anlatırdık elbette hem de kahkalarımızdan karnımız yırtılırcasına ,gözlerimizden yaşlar gelinceye kadar hıçkıra hıçkıra gülerek anlatırdık.Bu yaşanılası kalmamış dünyada,zorla mutlu olabilme çabamızın zihnimizin en derinine ittiğimiz yaşlanmış güzel anılarını olduğu yerden zorla çıkararak her günümüzü öyle yaşarmışçasına sıradan anlatırdık ve abartırdık tabi ki gizli gizli öyle olmadığını bilmenin acısıyla.Çelişkilerimizi,gidip gelmelerimizi,bugün böyle yarın öyle hallerimizi ,severken nefret edebilme ihtimalimizi,takdir ederken kıskançlığımızı,kalabalıklar içinde yalnızlığımızı,karanlıktan korkup aydınlıkta güneşten gözlerimizi açamayışımızı yani korkularımızı,söylemek istediğimiz halde içimizde tuttuklarımızı…
Daha çok yanmasın içimiz diye koca duvarları ördüğümüzü, kendi hapishanemizde güneşsiz kalmış erguvan çiçeklerinin soluk renklerinde kırgınlıklarımızı unutma çabamızı. Birbirine ekleyip sabaha kadar tüttürdüğümüz cigara izmaritlerinin doldurduğu kül tablası gibi kapkara ruhumuza mutluluk paltosu giydirerek evden çıkışımızı, tüm gün etrafımıza bizim olmayan gülücükler saçıp yine gerçeklere dönüşümüzü anlatırda anlatırdık. Aynı sofranın etrafında birbirinden farklı dünyalar yaşayan aynı hikâyenin birbirini tanımayan kahramanlarının, kısa cümlelerin ardındaki uzun eslerde saklı gerçeklerinin kilitli sandıklarda bir ömür boyu naftalin kokuları arasında unutulmaya terk edilmişliklerini anlatırdık.
Bu dünyanın güzelliklerinden mahrum edeceksen benliğini be hey hayat sen ne işe yarasın ki. Koyup gideceksin bazen, gülüp geçeceksin, ölümlü dünyada ezilmeyeceksin üç günlük dertlerin altında ciddi, suratsız, kendinden menkul ablaların, ağabeylerin bakışları altında. Hadi hepiniz dağılın cehennem zebanileri dar etmeyin zaten zulüm dolu evreni.
Sorun sen de değil belki de, hayatla hesaplaşması bitmeyen ben de. Hep daha iyi, yaşanılası bir dünyanın hayalini kurmaktan vazgeçemememde. Sanki herkesin benim gibi derdi varmış gibi dert etmemelerine kızıyorum ya. Ama elimden gelse bu düzeni yıkar sadece sevgi üzerine yeni bir yaşam kurardım. Kötülerin, bedbahtların, acizlerin hepsini de bir gemiye bindirip okyanusun en ıssız adasına yollardım. Sonra dost, sonra görevini tamamlamış bilge misali kendi kovuğuma saklanırdım ve içimdeki beni arardım sana bir türlü anlatamadığım, gizlediğim, sakladığım, bebek masumiyetindeki ilk gün ki arı halimi. Ya sen dost sen ne anlatırdın… 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.