“Dünya Ekonomik Forumu’nun 2018 Cinsiyet Eşitliği Raporu’nda, Türkiye’de 2003’te öldürülen kadın sayısı 83 gözüküyor. 2018’de ise 439! “
“Türkiye cinsiyet eşitliği veya eşitsizliğinde 140 ülke arasında 130. Sırada bulunmaktadır.”
Basında yer alan yukarıdaki birkaç satır şiddetin ülkemizde hangi düzeye geldiğini ve son yıllarda nasıl kadınları merkeze aldığını göstermekte; ‘kindar nesil’ yetiştirmede yol alındığına işaret etmektedir.
Bir süre önce Balıkesir Hekim Dergisi’nde aynı başlıkla yayımlanmış yazımı tekrar paylaşma zamanıdır.
Şiddet denince neyi ifade ettiği konusunda kimsenin tereddüdü olmaz sanırım. Tanımını yapın dediğinizde ise işler karışır. En sonunda “Ne var işte, şiddet, şiddettir” ile tartışma bitirilmeye çalışılır. 
Bazı kavramlar vardır hayatımızda, çok bilinen, çok kullanılan ama tanımlamaya kalkıldığında bir türlü doyurucu bir sonuca ulaşılamayan… 
Şiddet de bu kavramlardan biridir.
Yine de birkaç tanım denemesinde bulunalım:
“Bedene zor uygulamak”, “bedensel zedelenmeye neden olmak”, “kişisel özgürlüğü zor yoluyla kısıtlamak”, “bozma ya da uymamak”, “rahatça gelişmesini ya da tamamlanmasını engellemek üzere bazı doğal süreçlere, alışkanlıklara vb. yersiz kısıtlamalar getirmek”, “anlamın çarpıtılması”, “büyük güç, sertlik, haşinlik”, “kişisel duygularda sertlik”, “tutkulu davranışlara ya da dile başvurmak” (Oxford English Dictionary’den aktaran Mark Hobart- Cogito sayı 6-7, Kış- Bahar 1996).
Şiddeti; psikolojik, ahlaksal, siyasal, ekonomik ve hukuksal yönden değerlendirmeye kalktığımızda tanımlar da ister istemez çeşitlenecektir.
Sizin de gördüğünüz gibi bu kadar tanım gayretine rağmen hala dışarıda kalan bir şeyler var.
Gerek bireysel, gerekse toplumsal şiddetin nedenleri üzerine kafa yorulması insanlık tarihi kadar eskidir. 
Onun kadar eski ve bir o kadar da netameli bir birine bağlı birkaç soru vardır: 
Şiddetin nedenleri nelerdir?
Tek bir neden şiddet doğurmaya yeterli midir?
Şiddeti haklı, meşru kılan neden/ler var mıdır?
“Cezalandırmak da suç işlemek kadar, hatta ondan daha şiddet yüklü olabilir”’mi’ (Foucault)?
İnsanın, doğduğundan itibaren gördüğü kalıba sokma baskısı ve topluma uymak zorunda kalma çaresizliklerinin; bir süre sonra fark ettiği acizliğinin; yarattığı derin acıyı, dindirmeye çalışma aracı mıdır şiddet?
Kendini, kendine ve çevreye kabul ettirmede işe yararlılığı mı şiddete davetiye çıkarır?
Lorenz’in savıyla insanın özünde bulunan saldırganlık dürtüsünü ortaya koyma yolu mudur yoksa?
Ya da Jung’un tanımladığı kolektif bilincin sonraki kuşaklara genetik mirası mıdır?

Cehaletin, yoksulluğun, yoksunluğun, çaresizliğin, yabancılaşmanın kendini değersiz hissetmenin dışa vurumu olabilir mi?
İnsanın evrimsel gelişiminde hayatta kalmasını sağlayan, beynin ilksel dönem bölümlerinden biri olan, 'amigdala’nın, korku ve öfke üretmesine neden olan kişisel ve çevresel etkenler midir şiddeti doğuran ve besleyen? 
Şiddeti kabullenmek mi ebelik etmektedir yeni şiddetlere?
İnsanın sosyal bir varlık olmasının, binlerce, onbinlerce, yüzbinlerce, milyonlarca kişi bir arada yaşayabilmenin bir bedeli midir şiddet?
Üstünlük kurmanın, biat ettirmenin, dediğini yaptırmanı, egoyu beslemenin ihtiyacından mı doğar şiddet?
İktidarın yapışık ikizi şiddet, buradan beslenip burayı mı besleyerek var olur?
Geniş halk desteği sağlandığında kaba güç ve şiddettin toplumsal denetim ve ikna açısından daha başarılı olması mı şiddeti, iktidarın ikizi yapar?
Bir toplumda hangi davranışların şiddet olarak kabul edildiği, o toplumun toplumsal yapı özelliklerine göre, diğer bir ifadeyle kültürel yapı ile geçerli olan değer yargıları ile yakından ilgilidir. 
Bu gerçeğin bir parçası olarak ritüel şiddetin şiddetten sayılmaması şiddeti meşrulaştırır, körükler ve yaygınlaşmasına zemin hazırlar mı?
Benim şiddetim iyidir, haklıdır aklileştirmesi mi şiddet sarmalına davetiye çıkarır?
Her birey büyük kitlenin hiddetini kendi bedeninde yaşayarak ve bunu tekrar kitleye taşıyarak mı kolektif şiddet güçlenir ve güçlendikçe körleşir?
İnsan ve toplum davranışı birçok etkeni barındıran, oldukça karmaşık ve zor açıklanan bir durumdur. Bunun bir parçası olan şiddet de bundan nasibini alır. 
Ve sorular soruları takip eder bir o kadar da ve hatta daha da fazla cevaplar da soruları… 
Tüm bu karmaşada yine de bildiğimiz ve unutmamız geren bir şey var: Şiddet öğrenilen bir şeydir…
Bilim insanlarının,  şiddet üzerine bazı yanıtları içeren bir bildirisinin son paragrafı ile konuya olamasa da bu yazıya noktayı koyalım.
 “Vardığımız sonuç, biyolojinin insanlığa mahkum etmediği ve insanlığın biyolojik karamsarlık bağlayıcılığından azade kılınabileceğidir. Tıpkı ‘savaşın insanların beyninde başlaması’ gibi barış da beyinlerimizde başlar. Savaşı icat eden tür, barışı da icat etme yeteneğine sahiptir” (Şiddet Üzerine Bildiri, Cogito Sayı 6-7 Kış- Baha 1996)
 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.