Toplumsal duyarsızlığın tohumlaması, politikacı esnafının da sulayıp yeşertmesi sonucunda Anadolu’nun bilinen yedi iklim bölgesini de gölgeleyen karabasan meyveye oturdu artık! 
Günlerdir intihar eksenli hep sırasız ölümler üzerine yazıp konuşuyoruz!
Ne acıdır ki gönülleri kuraklaştıran karabasan, gün geçtikçe dal budak veriyor; bu gidişle kolunun uzanmadığı köşe bucak kalmayacak gibi!
Oysa ölüm gelince söz hükmünü yitirir. Ölen gitmiştir artık; arasanız bulamaz, sağlığında dünyayı yaratmışçasına caka satmış olsa da meydanlarda konuşup kendini savunamaz ölen. Suskunluk, “Dar yerleriniz geniş olsun” havasını estirir ortalıkta. Ölen değil, ölümü gören çeker acıyı. Ağır bir çökeltidir keşkeler geride kalanların gönül tarlasında; işte bu noktada, vicdan denen yargıçtadır üstünlük; düşünebilen beyinlerde, ezimevine dönüşür yürek, arada buruk anılar. Ne yapıp söylese boştur artık. Issız sahillerde kayalara tutunan küçük çiçeklerin yalnızlığı duyumsanır. Yüksek dağların ardında sessiz fısıltıdır, canhıraş çığlıkların bastırdığı oynak havalar. Gezip tozma mutluluk vermez; yeme içme alışkanlıkların yerine getirilmesinden öte bir şey değildir…
Sizi bilmem, ama ben bu duyguları kaç kez yaşadığımın sayısını unuttum...
Günyüzü görmemiş çocuk ölümleri, maden faciaları, emperyalist tezgâhların kıyım makinelerince söndürülen yaşamlar hep can evimden vurdu beni ve “Anlamsız geliyor artık / Anasonun tadı / Uçmayı yeni öğrenen kuşun çabası/  Saatin tiktakları…” dediğim çok olmuştur.
Ancak her seferinde, zihnimin derinliklerinde kazınan “ Ölmek kolay, zor olan yaşamak, hoş olansa yaşatmaktır…”sözleri aşılmaz duvar olmuştur karşımda.
Ne var ki, olayların gelişiminde ben ve benim gibilerin iradesi belirleyici olamıyor.
Hesap sormak için güçlü, güçlü olmak için de birlik olmak gerek; ama nerde!
Geçtiğimiz günlerde Adana’da, yaşını başını almış bir kadın balkonundan demokratik tepkisini dışavurmak adına sokağa çıkanların başına kovayla su döküyor!
Din, dil, ırk, renk, mezhep, parti marti diyerek bölük bölük bölünmüş, günübirlik çıkarlar uğruna insanlık suçuna ortaklık etmişiz!
Dedim ya, bu kaçıncı falsomuz bizim!
Sicilimizde güce boyun eğmek ağır basar. Haksızlığa karşı çıkmak yerine, işi zalimin zulmünün cezasını kesmek için gününü bekleyen (!) Tanrıya bırakmışızdır hep.
Açıktan dillendirmesek de her ölüm olayından sonra “İyi ki ölen ben değilim, yaşamak ne güzel…” yolundaki sözleri hangimiz içimizden geçirmedik?
Oysa gün geçtikçe daha da çirkinleştirilen dünyada biraz daha fazla ayak sürümek; yapılan kötülüklere suç ortaklığından öte nedir ki?
Bunun asıl adı da, sağken ölmektir.
Yaşatmadıktan sonra, geçirilen ömrün bir anlamı olabilir mi söyler misiniz?  

 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.