Yaşadığı toplumdan uzaklaşmış, yabancılaşmış, kendi dünyasının dehlizlerinde kaybolmuş ölümün kıyılarında dolaşan, ölümden sonra ki yaşamı düşleyerek yaşadığı anı kaçıran, aklını tüm gerçeklerden uzak tutarak sonunu bekleyen insan böyle bir insana rast geldiniz mi bilmiyorum ama ben tanıdım ve sosyal bir enkazla mücadele etmenin ne kadar zor olduğunu anlatamam tecrübe etmenizi de istemem çok zor, yıpratıcı, ağır ve faydasız bir süreç onu yaşama tekrar tutundurma çabanız.

Yaşamın sınırlı ve sonlu olduğunu kabul ederek, yeteneklerimiz ve ilgilerimiz doğrultusunda hayatı zor kılan konulardan birinin çözümüne adanarak, bu konuda sorumluluk üstlenerek hayata tutunmaya çabalamalıyız. Ölüm bize sınırlılıklarımızı hatırlatarak zamanı ve hayatı boşa geçirmemezi öğütler. Ölüm hayatı anlamsız kılan değil tam tersine anlam katan en büyük realitedir.

Acılarımız da öyle değil mi? Yaşamak başlı başına acıya dönüşmedi mi bulunduğumuz çağda. Bazen acılarımız yaşamımızı anlamlı kılma için harcadığımız çabalarda güdüleyici olmuyor mu? Kaçamayacağımız, mecbur kaldığımız acılara karşı sergilediğimiz cesaret, sabır ve sebatlı duruş aslında yaşamı bize anlamlı kılmıyor mu? Bir eserin ortaya çıkmasına katkıda bulunmak ya da zor bir işin üstesinden gelmek, başarılı olmak, çevremizde ki insanlarla güçlü bağlar kurarak acılarına dokunmak, başarılarına katkı da bulunmak, sevinçlerini paylaşmak yaşamı anlamlı kılmıyor mu?

Bizi şekillendiren, geleceğimize yön veren, kişiliğimizi, deneyimlerimizi, ruhsal örüntümüzü belirleyen özgürlüğümüz, ölümle sınavımız, varlık şeklimiz ya da yalnızlığımız, değerlerimiz bilincimizin yeraltı nehirleri gibi bizi biz yapan derin kaygılarımız değil mi? Kendimizi yoktan var etme mücadelesi de bizim seçimimizdir, kaygılarımızı yenerek özgürlüğümüzü kazanma, acıları bilgeliğe dönüştürme de. Biz insanlar seçimlerimiz ile yaşam senaryomuzu yazıyor, oynuyor, yönetiyor ve sahneliyoruz. Yaşamın sorumluluğunu iyi ve kötüyle yani bütünüyle yüklenenler hayat sahnesinin perdesini alkışlarla kapatmaya muktedir oluyorlar.

Kalıplarınızı yıkın, size dayatılan hiçbir değerin boyunduruluğuna girmeyin, değişimi, dönüşümü riske edinin işin kolayına kaçmayın. Doğaüstü güçlere sığınmak bazılarımız için acılara direnme ya da kayıpları telafi etmede faydalıdır. Ancak herhangi bir doğaüstü güce dayanmaksızın varoluşumuzun gizemine, doğanın görkemine hissettiğimiz aidiyet duygusu, hayranlığımız ve teslimiyet hissi de inanç yapılandırmamızı sağlayabilir. Sonsuzluğun için de bir damla olan varlığımız aslında yaşadıklarımızın ne kadar sıradan ve küçük olduğunun kanıtı değil mi?

Toplumun bize dayattığı doğma kavramları, birbirine benzer geleneksel değerleri sorgulayan, baskıları ve kendine çizilmiş değerleri reddeden, özgür düşünen bireyler üstlerine dar gelen elbiseleri yırtıp sürüden ayrılma cesaretine erişmiş ve sonsuzluğun kapısını aralayarak yaşamın şifrelerini çözmüştür. Artık onun için acının ve kaygının hiçbir anlamı yoktur.

Yaşam, mücadele demektir.

Yalnızlıklar, terk edilmişlikler, çaresiz hastalıklar, başkasına muhtaç durumda bedensel kayıplar, ruhsal zayıflıklar, felaketler, belirsizlikler ile yaşam hiç kolay değildir. Kurduğumuz güvenli anlam dünyamızın bir anda paramparça olabileceğini ve statünün bazen buna karşı koyabilecek gücü bulamayacağını hiç düşündünüz mü? Altımızda ki güvenli zeminin bir anda kaybolabileceğini ve tepetaklak sert bir zemine kafa üstü düşebileceğinizi hiç aklınıza getirdiniz mi? Bazen neye inanacağınızı şaşırdığınız, doğruların yanlışların birbirine karıştığı ve kime neye tutunacağınızı bilmediğiniz anlarınız olmadı mı? Yaşama olan güveni yitirebileceğimiz bir anda her şeyin anlamını kaybedeceğini, rüzgârın önünde savrulan yapraklar gibi darmadağın hale gelebileceğimizi, panik ve karamsarlığın dipsiz kuyularında kaybolabileceğimizi hiç tasavvur ettiniz mi?

Ve tüm bunların başınıza gelme ihtimalinde neler yaşayacağınızı biliyor musunuz? Artık geçmişte anlamlı olan her şey bir bir değersizleşir. Başarılı geçmişinizi, yaşamınıza giren dostları, ailenizi, evlatlarınızı, mesleğinizi, dimağınızda ki bilgileri dahi unutmaya başlarsınız, gerçekliğinizden uzaklaşırsınız. Kendinizi hiçbir yere ait hissetmezsiniz, yabancılaşırsınız, artık hiçbir şey keyif vermez. Toplumun değerlerine ve kurallarına tahammülsüzleşirsiniz. İçiniz uyuşmuş, boşalmış, yaşam enerjiniz bitmiş, canınız çekilmiştir artık ölümü daha sık senaryo edersiniz. İşte böyle bir haleti ruhiye deseniz Sosyal Enkaz olma yolunda hızla ilerliyorsunuz demektir.

Peki, ölü canlara tekrar nefes vererek yaşamla bağlarının güçlenmesini sağlamak mümkün değil mi? Elbette mümkün. Israr edin, inat edin ve elinizi bırakmasına izin vermeyin.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.