İnsanların çoğu Tanrı’yı sevdiği için değil de Tanrı’dan korktuğu için ibadet ediyor olabilir mi? Yani borçlu iken çoğu insanın kurban kesmesi Tanrı korkusundan mı yoksa örf adetlerden mi? Kimdir senin İsmail’in diyor, Ali Şeriati. Çocuğun mu, makamın mı, güzelliğin mi, gençliğin mi, paran mı, gücün mü, eşin mi? Bunu sen bileceksin. İbrahim peygamber İsmail’inin bedeli olarak kurban kesti. Sen İsmail’ini kurban ediyor ve kestiğin kurban bunun yerine geçiyorsa kurbandır. Yoksa adettir diye koç boğazlamak kasaplıktır. İnsanlar mesul olduğu Kitap’ı hiç okumaz mı? Yani bir dine inanıp o dinin kutsal kitabını anlayarak okumamak hangi psikoloji terimi ile açıklanabilir?  Tanrı’ya tapınma ile Tanrı’yı sevme arasında fark nedir? İnsanlar günlük hayatta da sürekli güce mi tapar? Bunun istisnası yok mudur? İnsanların kendine zulmedene daha çok yakınlık hissetmesi size de garip gelmiyor mu?  İnsanların makam, güzellik veya ulaşılabilirlik açısından kendinden daha güçlü hissettiği karşı cinse hayranlık duyması da Stocholm Sendromu ile açıklanabilir mi?

     1973 yılında İsveç’te bir adam bir bankaya girdi ve 6 gün boyunca soygun devam etti. Soyguncu dört banka görevlisini rehin aldı. Banka polisler tarafından kuşatıldı. Soyguncu  tutuklu bulunan bir arkadaşının da getirilmesini talep etti.  Getirdiler ama kaçmalarına imkan yoktu. Bu kuşatma altı gün sürdü. Altıncı gün polis içeriye girdi ve soyguncular silahlarını atarak teslim oldular. Bu sırada şaşırtıcı bir şekilde rehineler kendilerini soyguncuların önüne atarak siper ettiler ve polisin soyguncuları vurmasını önlemeye çalıştılar. Daha sonra rehinelerden birinin kaçma şansı varken kaçmadığı öğrenildi. Dahası var. Rehineler soygunculara karşı ifade vermediler, üstelik mahkeme sürecinde onlara maddi manevi destek sağladılar. Sonraki yıllarda bir çok rehine ve kaçırılma olayında mağdurun mağdur edene ilgisi gözleniyordu. Temelde bu olay ve sonrasında benzeri bir çok vakaa yaşanınca bilim insanları bunu araştırmaya başladı. Mağdurun bu bağlılığı psikoloji camiasında ünlü banka soygununun geçtiği şehrin adı ile, “Stockholm Sendromu” olarak anıldı.

     Stockholm Sendromu, başlarda rehinelerin kendilerini esir tutanlara karşı geliştirdikleri, sağduyuya aykırı nitelikteki sempati anlamında kullanılmıştır. Sonrasında ise yeni vakaların tespit edilmesiyle birlikte anlamı zamanla genişlemiştir. Toplama kampındaki mahkûmlarda askerlere ve gardiyanlara karşı, tarikat/kült üyelerinde önderlerine karşı, fahişelerde kendilerini pazarlayanlara karşı, ensest mağdurlarında ebeveyne karşı, şiddete uğrayan kadınlarda kocalarına karşı vb. de gözlenen tuhaf ve anlaması güç bağlılık hep aynı kapsamda değerlendirilmiştir.

     Bu sendromun ortaya çıkmasında temel sebep hayatta kalma içgüdüsüdür. Mağdur dış dünyadan soyutlanır ve hayatta kalmak için mağdur edene bağımlı hisseder. Baskı unsurunun yaptığı küçük iyilikler gözünde böyür ve kendini onun yerine koymaya başlar. İçinde bulunduğu tehlike unsurunu reddeder. Mağdura göre tehlike yoktur bu doğal bir süreçtir. Bir insanın yüksek dereceden bir tehlike ile karşılaştığında doğal içgüdüsü, diğer türlerde olduğu gibi savaşmak ya da kaçmaktır. Bu, tüm hayvanların en temel dürtülerindendir. Ancak bireyin tehdit karşısında “savaş ya da kaç” seçeneklerinin ikisi de mümkün olmadığında seçtiği üçüncü bir yol olarak, tehdit yaratan bireyin aslında tehdit olmayabileceği şeklindeki düşünsel/duygusal dönüşüm onu hayata bağlar. Freud, yüksek tehdit altında bulunan bir insanın, içinde bulunduğu duruma uygun savunma mekanizması geliştirerek kendisini tehdit edenle özdeşim kurabileceğinden, bu şekilde zihnen “tehdit edilen”den “tehdit eden”e dönüşebileceğinden bahseder. Yani mağdur, saldırganla özdeşim kurar.

     Seçenekleri tükenen birey kendisine farklı bir seçenek yaratmış olur. Savaşamaz, kaçamaz; ancak bakış açısını ve davranışını değiştirir. Başa çıkamayacakları bir durum, tehdit ya da şiddet altında köpekler sırt üstü yatıp bacaklarını sallar, maymunlar tırnaklarını yer, insanlar ise boyun eğip diz çökerler. Onlara diz çöktürenler ise büyük olasılıkla, bir zamanlar başkasına diz çökenlerdir.

     Düşünün şimdi; günlük hayatta sizi mağdur eden kimlere bağlılık kuruyorsunuz?

Düşünün; kaynak olduğunuz hangi tarikatlar veya diğer sosyal gruplar sizi mağdur ediyor? Düşünün; bir insan veya bir topluluk celladına nasıl aşık olur?  Düşünün; hayranlık duyduklarınız, yerinde olmak istedikleriniz acaba size zulmedenler mi? Düşünün!  Meclisten geçen yasalarda -bir yerlere yazmadığınız veya konuşmadığınız müddetçe- düşünme hakkınız henüz elinizden alınmamışken, düşünün!

Yararlanılan Kaynaklar:

A. M. Sandler. (1996)

L. A. Cordon. (2019)

evrimağaci.org (bilim sitesi)
 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.