Tarihsel olayların sık sık duygusal bir zeminde ele alındığını, buna koşut olarak kimilerinin övündüğünü, kimilerinin de bir değerlendirme yaparken işi alay etmeye kadar vardırdığını görüyoruz.  Bu tür nesnel olmayan yorumların; Cumhuriyet’in kuruluşunu izleyen yıllardaki kimi dil ve tarih çalışmalarındaki aksamaları hedef aldığı gözlerden kaçmıyor. 
Yıllarca Türk Dil Kurumu’nun yaptığı özleştirme çalışmalarıyla alay edildi. Hitler Almanya’sından çıkıp gelen kafatasçılıkla ilgili düşünceler de eleştirilerin odağında olmaktan kurtulamadı. Kimileri daha da ileri giderek Atatürk’e kafatasçı demeye yeltendi. Oysa kimi yanlışlıklar yapılmış olsa da, olayların seyri anlatılanlar gibi değildi.
Birinci Türk Dili Kurultayı bildirileri okunduğunda o günkü kurucu kadronun yaşadığı zorluklar daha iyi anlaşılacaktır. Kurultayda Türkçe ile ilgili bildiri sunanlar arasında neredeyse bir tek dilbilimci bulunmamaktadır. Hemen hemen tüm bildirilerde dil ile ulusal egemenlik arasındaki ilişkiye vurgu yapılmaktadır. Bu ilişkiye vurgu yapılması son derece de yerinde olmuştur. Savaştan çıkıp toplumun ulusal kimliğini pekiştirmek isteyen kurucu kadro için bundan daha önemli ne olabilirdi? Savaşta başarılanlar, yaşamın diğer alanlarında da başarılmalıydı. Bir yandan da devam eden emperyalist kuşatmalara karşı tezler geliştirilmeliydi. Nazilerin Germen ırkının üstünlüğünü İndogermen dil ailesiyle (sonradan Hint-Avrupa dil ailesi olmuştur) ilişkilendirmesine bir karşılık verilmesi gerekiyordu.  Güneş-Dil teorisi, aslında İndogermen dil ailesine karşı savunulan bir tezdi. Bilimsel dayanaktan yoksundu, ama o günlerde bunun bir anlamı olmalıydı.
Alman politikası Nazilerin iktidara gelişinden sonra adım adım izleniyordu. Nazilerin ırkçı politikaların tümünün saçma olduğundan kuşku yoktu. Ama Naziler, söz konusu ırkçı politikalarla dünyaya egemen olmaya çalışıyordu. Naziler tarafından yıkıma uğratılan diğer Avrupa ülkelerinin bile bu gidişi durdurmaları kolay olmadı. Bu kafatasçı düşünceleri hiç olmazsa bu yönden değerlendirmek gerekebilirdi. Kabul edilebilir değildi, ama Türkiye’nin de bir tezi olmalıydı.
Doğru dürüst bir Türk tarihi, Türk kültürü araştırmasının ve araştırmacısının olmadığı bir ortamda politika üretmek, uzak hedefleri belirlemek, uluslararası ilişkileri düzenlemek ve bağımsız kalabilmek… Bütün bu zor işleri başarabilmek, ancak bir dehanın yol göstermesiyle açıklanabilir. Ne mutlu ki o deha bizim ülkemize nasip olmuştur. Günümüzdeki bunca bilim insanına, bunca politikacıya, bunca diplomata, bunca gazeteciye; kısaca bunca olanağa karşın Suriye politikasında yaşanılan zorlukları ve emperyalizmin oyunlarını herkes açık seçik görebilmektedir. 
Tarihsel olaylar, duygusal olarak değil de, nesnel olarak değerlendirildiği zaman doğru sonuçlar çıkarılabilir. Demek ki tarih, Baltacı-Katherina dedikodusunda olduğu gibi böbürlenmeyi gerektirmez. “Tarihsel olaylar karşısında ne sevinmek, ne de üzülmek gerekir.” görüşü nesnel düşünmenin önünü açmaktadır.  Tarihsel olayları araştırmada nesnel olmanın bir ölçütü de, olayları yaşandığı dönemler içinde ele almaktan geçer.  Olayları, yaşandığı dönemden sıyırıp bugüne taşımanın da nesnellikle bir ilgisi olmaz.
 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.