Üniversiteyi bitirinceye kadar bir kez olsun Karadeniz Bölgesindeki herhangi bir kentte çalışacağımı düşünmemiştim. Aynı biçimde Mersin de günün birinde gelip çalışmayı aklımdan geçirmediğim bir kentti. Alınyazısı mı desem bilmiyorum Trabzon’da Karadeniz Teknik Üniversitesinde on dört yıl çalıştım. Mersin Üniversitesinde de bu yıl yirmi beşinci yılımı doldurmuşum.

Trabzon’a gidişim uzun bir Asya yolculuğu gibiydi. 1980’lerde Adana’dan Trabzon’a gitmek 20 saatten fazla sürüyordu. Samsun’a yaklaşırken hissediliyordu Karadeniz havası. Sonrası Trabzon’a kadar kıyı yolculuğu… Yemyeşil dağlar ve hava güneşliyse lacivert, kapalıysa kapkara bir deniz…

İşe başlar başlamaz eşimle küçük bir lojmana yerleştik. Çevremizi tanımaya çalışıyorduk. Özellikle mimari özellikleri bölgeye çok yakışmış eski Trabzon evleri ilgi çekiciydi. Doğayla bir uyumsuzluk sorunu yoktu. Çok geçmeden kentin her köşesine birbiriyle uyumu olmayan ruhsuz apartmanlar dikilmeye başlandı. Hele üniversite çevresindeki boş alanlara yapılan binalar tümden yürekler acısıydı. Bu gidişata bir dur diyen olamaz mıydı? Olmadı. Demek ki daha 1980’li yıllarda betonlaşmaya başladı Trabzon. Yapılan beton binalar yalnızca eski Trabzon evlerini değil, var olan doğal güzellikleri de alıp götürüyordu.

1994 yılında birçok güzel anıyla Trabzon’dan ayrılıp Mersin’e geldik. Mersin Üniversitesi henüz kurulma aşamasındaydı. Karadeniz Teknik Üniversitesi kampüsü gibi yeşili bol bir yerde ev aradık. Sonunda o zamanlar Mersin’in dışında Martı Otel’in karşısında bir sitede ev kiraladık. Sitenin çevresinde güzel limon bahçeleri vardı. Kızımı kucağıma alıp limon bahçelerinin arasında, limon kokusu soluyarak yürüyüş yapıyordum.

 Akdeniz kültürü farklıydı. Deniz kıyısında nereye yolculuk yapsak tarih fışkırıyordu. Eski uygarlıklardan kalan yapıların hepsi de tarifsiz güzellikteydi. Her biri “Yeni binalar yaparken bizi örnek almayı unutmayın!” diye bağırıyordu. Ama bu sese kulak veren yoktu. Yüksek yüksek beton yapılar tarım alanlarını berbat ettiği gibi, kentin denizle bağlarını da koparıyordu.

Kaldığımız sitenin çevresindeki güzelim limon bahçeleri de kısa zamanda parça parça sökülerek yerine hiçbir mimarı özelliği olmayan çirkin çirkin beton binalar dikildi. Arada bir yolum düştüğünde sokakları tanımakta güçlük çekiyorum.

Ayrıldıktan sonra hiç gitmedim Trabzon’a, ama Mersin gibi Trabzon’un da tanınmaz hale geldiğini söylüyorlar. Beton, beton, beton… Trabzon’la Mersin’in ortak paydası bu… Elde olan kültürel birikimleri de alıp götüren yoğun betonlaşma… Nereye kadar?

Pozcu’dan çıkıp Tece’ye doğru gelirken yol kıyısındaki site adları da çok ilginç gelmişti. “Evaluna”, “Şoray”, “Malabadi”, “Vivaldi” gibi site adlarını görünce şaşkınlık yaşamıştım. Bu sitelerde oturanların hepsi ya şair, ya da başka bir sanatçı mı diye sorası geliyordu insanın. Ne var ki durum pek öyle değil.

Bir önceki yazımda “oy mersin / yasaksız narenciye bahçesi” demiştim. Şimdi de aynı şeyi söylüyorum “oy mersin / yasaksız narenciye bahçesi”

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.