Sanırım şu ahir ömrümde üzerine pek çok titizlendiğim konuların başında lisanımız yani güzel, ahenkli, anlamlı, bize fevkalâde konuşma ve yazma imkânı sunan Türkçe’miz gelmektedir.
 

Bir insan topluluğunu millet yapan unsurlar bellidir. Üzerinde yaşanacak ve vatan hâline getirilecek bir toprak; kültür, ülkü, tarih, gelenek-görenek-anane ve din birliği.

Ve elbette ki tüm bunların en başında yer alan olmazsa olmaz şart ise konuşmak, anlaşmak ve paylaşmak için ortak bir dildir.

Bana sorarsanız millet olabilme -ve millet kalabilme- sürecinde en önemli unsur lisandır; lisan birliğidir.

Bir ülkeyi yok etmek, tarihten silmek için sayısız araç kullanılabilir. Fakat bunların en etkili ve en sinsi olanı o milletin diline saldırmaktır. Dilini kaybeden bir topluluk millet olma vasfını kaybeder. Kendi içinde anlaşamayan, iletişim kuramayan insan topluluğu bu en önemli paylaşımını kaybettiğinde her şeyini kaybeder.

Önce istiklalini, sonra kültürünü, sonra dinini, sonra geleneklerini...

Dil yaşayan, gelişen bir yapıdır. Değişen sosyal olaylar, toplumun dinamikleri, teknolojik ilerlemeler, diğer dillerle etkileşim ve onlardan etkilenme gibi özellikler lisanları dinamik kılmaktadır.

Yıllar içerisinde bazı kelimelerin unutulması ya da geri plana itilmesi, bazı yeni kelimelerin onların yerini alması hep bu dinamik yapı sayesindedir.

Türkçe, Osmanlıca’dan intikal eden pek çok Farsça ve Arapça kelimeyi de içinde barındırmaktadır. Buna ilaveten, özellikle Fransızca ve İngilizce başta olmak üzere batılı dillerden kelimeler de Türkçe’de kendine yer bulmuş ve günlük kullanıma dâhil olmuştur. Yabancı dillerden kelimelerin diğer lisanlara ilave olması anlaşılabilir olmakla birlikte bunun dozu elbette ki çok önemlidir.

Farsça ve Arapça kelimeler Osmanlıca’dan intikal ettikleri ve kadim kültürümüze ait oldukları için günlük kullanımda yani “yaşayan Türkçe” içinde yer almaktadırlar.

Örnek olarak, eski Türkçe olarak tabir edilen ihtiyaç, ihtimal ve imkân kelimeleri de, bunların yerine kullanılabilen, öz Türkçe tabir edilen gereksinim, olasılık ve olanak kelimeleri de Türkçe’leşmiştir; Türkçe’dir. Hem de yaşayan ve yaşatılması gereken Türkçe.

Şahsen ben lisanımızı kullanırken güncel Türkçe’ye ilave olarak eski Türkçe’yi, hem de büyük bir zevkle kullanıyorum.

(Eski Türkçe kullanmayı sevenlere, özellikle siyasetçilere, dostça bir uyarı: Eski Türkçe kelimelere tam hâkim olmadan kullanmayınız. Anlamını tam bilmediğiniz kelimeleri kullanmaktan kaçınınız. Aksi halde zor duruma düşebilir, mahcup olabilir, en kötüsü de kendinizi komik bir duruma sokabilirsiniz.)
 

Buna karşılık, batılı dillerden gelen kelimelerin özellikle bilim ve teknoloji kaynaklı bazıları dışında büyük bir kısmının özentiden kaynaklandığı görülmektedir.

Bu özenti özellikle finans ve ekonomi sektörlerinde kendini daha çok hissettirmektedir ve plaza lisanı denilen ucubenin ortaya çıkmasına yol açmıştır.
 

Bunun yanı sıra mesela, dilimize yerleşmiş olan ve yaygın kullanılan batı kaynaklı okey, süper, mersi, selfie, data, global, printer, partner, bye (bay!), çek (check) etmek -ve daha onlarcası- kelimelerini yaşayan Türkçe kapsamında ele almak imkânsızdır.

Bunların içinde artık neredeyse vazgeçilmezimiz olan ve illa ki kullanmamız gereken biri var; okey! Bu vazgeçilmez (!) kelimeden biraz bahsetmemek olmaz!
 

İngilizce “tamam” anlamına gelen okeyi telefon mesajlarında, sosyal mecralarda ve maalesef ki günlük konuşmalarımızda kullanmazsak olmuyor! Bunu eleştirdiğimde bana özellikle kısa kullanımı olan, OK, olarak kullanmanın çok pratik olduğundan bahsediliyor.

Pekâlâ bakalım gerçekten de öyle mi: “Okey”, 4 harf; bunun yerine kullanılması gereken “tamam” ise 5 harf. Bir harf mi fazla geliyor?

Mesajlaşırken kısaltmasının çok kolay olduğu söyleniyorsa, OK 2 harf; tamamı mesaj diliyle kısaltırsanız, tmm, oluyor ve 3 harf. Yine bir harf fazla. Bu mu çok yük oluşturuyor?

Allah aşkınıza bence Türkçe yozlaşmasının simgelerinden olan şu okeyden vazgeçelim artık! Dilimizden söküp atalım!
 

Bu kelimelerin hepsinin de en güzel şekilde Türkçe karşılıkları vardır. Önemli olan bunları kullanmayı istemektir!

Tam da bu noktada, yabancı kelimelerin artık dilimize yerleştikleri söylenebilir.

Unutulmamalıdır ki dilimize girdikleri gibi çıkmalarını sağlamak da bizlerin işidir. Yukarıda sadece çok az kısmını verdiğim tüm bu örneklere özenti ve Türkçe tembelliği olarak bakmak sanırım yanlış olmayacaktır.

(İtiraf etmeliyim: Eleştiriyorum ama zaman zaman ben de bu dil kirliliğinden etkilenerek bazı yabancı kelimleri kullandığımı fark ediyorum. Büyük bir gayretle bunu hemen düzeltmeye çalışıyorum. Fakat kesin olarak söylemeliyim ki “okey” kelimesi asla benim lisanımda yer almıyor, almayacak, alamayacak!)


Özenti demişken devam edeyim. Çok merak ediyorum, şık mağazalara, konut sitelerine,

mütevazı esnaf dükkânlarına ve gelişigüzel her yere konulan İngilizce isimler sizleri rahatsız etmiyor mu? Bu neyin özentisi ya da kompleksidir? Etraf İngilizce tabeladan geçilmiyor.

Bizim lisanımız Türkçe değil mi? Ne yani şimdi siz aklınıza esen İngilizce ismi koydunuz da değeriniz, kaliteniz mi arttı?

Kültür emperyalizminin sizi nasıl ele geçirdiğini fark etmiyor musunuz? Türk olmanın ve Türkçe’nin ne kadar önemli ve değerli olduğunu göremiyor musunuz?

Bakınız, İngilizce de dâhil yabancı lisanların öğrenilmesi fevkalade doğrudur, gereklidir ve desteklenmesi gerekir. Fakat bir lisanı öğrenmek başka şeydir, ona zavallıca öykünmek başka şey!

Belediyeler bu İngilizce isim ya da tabela kirliliğine niye müsaade ediyor ve müsamaha gösteriyor anlamak mümkün değil!

Arapça tabeladan rahatsız olup da İngilizce tabeladan rahatsız olmamak neyin nesidir? Arapça tabelaları kaldırtmak fevkalade doğru ve alkışlanacak bir tavırdır. Pekâlâ, İngilizce tabelalara sadece Latin harfi kullandıkları için mi göz yumuluyor?
 

“Zincir” tabir edilen yabancı markalar kaynağında İngilizce olduğundan tescil hakkı gereği bunlara dokunulamaz. Ya da yerli ürünlerimize ihraç ürünü olduklarından yabancı isim konması anlayışla karşılanabilir.

İyi de bizim kendi insanımız Türkiye’de kullanılacak olan özbeöz Türk ürünlerine, dükkânlarına, sitelerine ve markalarına bile-isteye İngilizce isim seçiyor. Sorun da bu ya zaten!

Millī olmak, milliyetçi olmak, Atatürk’ün ilkelerinden biri olan milliyetçiliğe sahip çıkmak böyle olmaz!

Önce kendi lisanınıza sımsıkı sarılacak, onu koruyacak ve değerinin farkında olmalıyız!

Lisanın kullanımında telaffuz da çok önemlidir. Burada kastedilen elbette ki kişilerin ana dillerini öğrendikleri yöresel şive değildir.

Bahsettiğim, belirli bir yaşa geldikten sonra, maalesef özentiyle, telaffuzların bozulmasıdır. Muhakkak fark etmişsinizdir. Bazı genç kızlar sanki aynı tornadan çıkmış gibi konuşuyorlar. Aynı ses tonu ve vurgularla.

Lüzumsuz yerlerde “e” harfini kapalı haliyle telaffuz ederek. “Evet” kelimesini “e” harfini kapalı formda söylerseniz ne demek istediğimi daha iyi anlayabilirsiniz!

Bu konuda en dramatik olan husus ise özenle “ş” harfini kullanmamaları sanırım! Çevrenizde bu kızcağızlardan biri varsa “Nişantaşı” demelerini isteyin. Size garanti ederim ki “Nisantası” dediklerini hayretle işiteceksiniz. Ben böyle konuşan (!) kızlarımızın “tesekkürlerini” çok duymuş bir kişi olarak bu şekilde kesin konuşabiliyorum.

Genç kızlarımız böyle de delikanlılarımız farklı mı? Bro’lar, super’ler, okeyler, uber’ler havada uçuşuyor.

Ben böyle konuşan gençlerle karşılaştığımda kırmadan, şakaya vurarak, tatlı tatlı kendilerini uyarıyor ve önerilerde bulunuyorum. Tabii ki dozu kaçırmadan ve nutuk çeken sıkıcı bir adam olmaktan kaçınarak. Sanırım doğru yöntem de bu.

 

Not: Yazının ikinci bölümü 12 Eylül Perşembe günü yayımlanacaktır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.