Yeri gelmişken dildeki modalardan bahsetmemek olmaz. Evet, bir lisanda da moda kelimeler, kelime dizileri, tamlamalar olabiliyor. Bunlar moda olduğundan tabii ki gelip geçiyor. Fakat kullanıldığı süre zarfında dilde belirli bir kuraklaşma, bir kıraçlaşma yaratabiliyor. 

Son yıllarda en yaygın kullanılanı sanırım, aynen ve/veya aynen öyle. Bu kelimeler her derde deva, çaya-çorbaya kullanabilirsiniz. Bakınız bu bir kelime, yerine göre hangi kelimeleri dağarcığımızdan çıkarıyor: “Evet, haklısın, doğru, katılıyorum, onaylıyorum, peki, pekâlâ, kabul” ve daha niceleri...

İşte dilde kuraklaşma ve kıraçlaşma tam da budur. En az beş, altı hatta sekiz, on farklı kelimeyle ifade edilebilecek bir fikir sadece tek bir kelimeye indirgeniyor. 

Bu kelimenin kullanımı o kadar yaygınlaştı ki kuzenlerden birinin ailesi yediden yetmiş yediye yerli yersiz “aynen” ya da “aynen öyle” kelimesini kullanıyor. Birkaç defa şaka yollu takıldım ve uyardım, baktım ki olmuyor tümüne “aynen öyle ailesi” ismini taktım.

Bir diğer moda kelime ikilisi de “sıkıntı yok”.  Bununla ilgili yazmaya yüreğim yetmiyor. Yani “sıkıntı yok”!

Örneklere devam: “Seni  sonra ararım” demek yerine, “Sana döneceğim”.

İşte İngilizce’den bir araklama ve çeviri daha!

Kızmasınlar ama bu felaketi dilimize sokanlar sanırım bankacılar. Kişisel tecrübelerimden biliyorum. İşim gereği bankacılarla sıkça temas ediyorum. Eksik olmasınlar “hep bana dönüyorlar!”

Bu konuda son moda olanlardan biri de “Günün sonunda” demek. Bildiğiniz anlamda gün sonra erdiğinde, gün bittiğinde anlamını içermiyor bu sözler. Şu sözler yerine kullanılıyor: “Önünde sonunda, nihayet, en nihayet, en sonunda, her şey bittikten sonra, sonuçta vb.”

Bu konudaki son moda örneğim ise “bir tık”. 

Hemen hatırladınız değil mi? Artık her işimiz “bir tık” az ya da çok; ileri ya da geri; önde ya da arkada; yüksek ya da alçak ve sonsuz türevleri. 

Bu nasıl “tık”tır ki her derde deva, her şeyin önüne-sonuna gelebiliyor ve her şeyi eksiksiz-mükemmelen tarif edebiliyor! 

Bu “tık” yokken biz Türk’ler ne kadar çaresizdik şimdi fark ettiniz mi?

Türkçe’deki felaket yaratan bir diğer husus da aynı anlamlı iki kelimenin art arda söylenmesi. Bu konuda sabırları zorlamamak için sadece iki örnek vermekle yetineceğim:

İlki, artık kullanımı millî sporumuz haline gelen ilgi, alâka. Yorumsuz!

Diğer örnek, özellikle yazılı metinelerden: Bahse konu... O da yorumsuz!

Yukarıdaki iki örnekle birebir aynı olmasa da, çok benzer bir örnek daha vermek isterim: Geri iade... 

Bu konuda yorum yapmaya gerek yok ama Allah aşkınıza iade eylemi zaten geri vermek değil midir? Maalesef bu vahim hatayı sürekli halkın gözünün önünde olan makam sahibi bazı siyasetçilerimiz de yapıyor. Felaket ki ne felaket!

Bir lisan sadece konuşmaktan ibaret değildir. Bunun yazıya dökülmesi de fevkalade önemlidir. Yazı deyince de hem rahat okunur ve anlaşılır olmak önem kazanmaktadır hem de imlâ

Herkesten iyi yazı yazması, çok rahat okunan metinler kaleme alması beklenemez. Neticede bu hem bir yetenek, hem de çok okumaktan ileri gelen bir birikim meselesidir.

Malûmunuz çok okumayan, iyi yazamaz! 

Fakat imlâ böyle bir şey değildir. İmlâ öğrenilebilir, ki bu ilkokulda çözülmesi gereken bir husustur. Diyelim temel eğitimde bu konu öğrenilemedi, her yaşta öğrenme imkânı mevcuttur. 

İmlâyı düzgün ve eksiksiz kullanmayan/kullanamayan kişilerin yazı yazmaya teşebbüs etmesi kullandıkları dile ve o yazıyı okuyanlara haksızlık anlamına gelir. 

Biz maalesef güzel lisanımız Türkçe’de bu konudan o kadar dertliyiz ki bazı anlı-şanlı (!) yazarlarımız, adı pek büyük (!) bazı gazetecilerimiz bile imlâ hatalarını bolca ve pervasızca yapmaktadır. 

Örnek vermek gerekirse, bağlaç olarak kullandığımız “ama” hatta “ve”, “ile” kelimelerinden sonra bile virgül kullanabiliyorlar. 

Virgül, noktalı virgül, ünlem, iki nokta üst üste, tırnak içine alma, virgülle ayırma, üç nokta gibi temel ve basit imlâ kural ve kullanımları bile felaket derecede kötü.

Görüldüğü gibi, dilin bozulması sadece dış etki ya da saldırı veya yabancı lisanların etkisiyle olmaz. Bizzat o dilin kullanıcıları da değişik saiklerle dili bozabilirler.

Tekrar vurgulamakta fayda görüyorum: Lisanımız her şeyimizdir. Ülke, millet, devlet, vatan sahibi olabilmemizin ilk ve temel şartıdır. 

Lisanımız bizden önceki nesillerin bize mirası, bizden sonraki nesillerdeki evlâtlarımızın ise emanetidir. 

Türkçe’mizi en mükemmel şekilde kullanarak evlâtlarımıza da bu mükemmellikte öğretmek vatanımıza karşı temel görevlerimizden biridir. Tüm değerlerimize sahip çıkmamızın ilk şartı lisanımızı muhafaza etmekten geçmektedir.

Tunç yasadır: Emperyalistler bir ülkede ikilik, kargaşa, kaos çıkarmak istediklerinde ve o ülkeyi bölmeye, yıkmaya karar verdiklerinde önce diline, kültürüne, tarihine, kahramanlarına ve milliyetine saldırır.

Çok önemli olan husus, önce lisanımızı ve sonra da tüm varlığımızı emperyalist etkilerden korumak ve arındırmaktır. Bir ülkeyi bölmek için evvela o ülkede yaşayan insanları birbirine yabancılaştırmanız gerekir. 

Bu yabancılaşma ilk olarak birbirini anlamamakla başlar. Yani ana dilleri farklı olsa da o güne kadar ortak olan resmî dillerinde anlaşmış insanları birbirini konuşarak anlamayacak hâle getirirseniz o ülkeyi, o vatanı rahatça bölersiniz. 

İlk aşamada resmi dil değiştirilemiyorsa bu ayrıştırma yöntemlerimden en bilineni ana dilde eğitim fesadını o toplumun içine sokmaktır. Başta masum gibi  görünen bu talep aslında orta vadede toplumu ayrıştırmayı, bölmeyi hedeflemektedir. 

Çünkü ana dilini öğrenmek, kültürel haklarına sahip çıkmak ve onu yaşamak-yaşatmak farklıdır, çocuklara resmî dil dışında eğitim-öğretim vermek başka. 

Ana dil haktır fakat ana dilde eğitim-öğretim bölünmeye giden yolun başlangıcıdır.

Ana dili farklı olan ve ilkokuldan itibaren resmî dil dışında başka bir dilde eğitim gören bir çocuğu düşünelim. Bu çocuk yıllar içinde ülkenin resmî dilinde eğitim gören çocukla nasıl anlaşacaktır? Ülkesinin resmî dilini  bilmeyen bir çocuk nasıl olacak da ülkesine aidiyet hissedecektir? Ve bu çocuklar büyüdüğünde, birkaç nesil sonra aynı ülke içinde birbirini anlamayan, birbirinden uzaklaşmış, kopmuş ve yabancılaşmış topluluklar oluşturmayacak mıdır? 

Pekâlâ, o topluluğa artık millet denilebilir mi?

Bakın bakalım bu fesadı ülkemizde körükleyen ABD’de ya da herhangi bir Avrupa ülkesinde resmî dil dışında eğitim veriliyor mu? Kendilerinde uygulamadıkları sözde “hak” olan bir fesadı neden ülkemize dayatmak istiyorlar? 

Her şey çok aşikâr değil mi?

Bir ülkenin lisanı hem içten hem dıştan zarara uğrayabilir. Lisanımızı sadece olumsuz iç etkenlerden korumak yetmez, sonuçları çok daha yıkıcı olabilecek dış etkenlere karşı da korumak gerekir. 

Bunun için de tüm millet olarak tek yumruk olmalı, ülkemizin bölünmez bütünlüğüne ve devletimizin üniter yapısına sıkıca sarılmalıyız.

Böyle bir yazıyı yazmanın riskli bir davranış olduğunun farkındayım. Bu nevi Türkçe hatalarını ortaya çıkaran, vurgulayan ve uyarılarda bulunan yazılar pek hoş karşılanmaz.

Fakat kalpten bağlı olduğum muhteşem lisanım Türkçe’ye karşı olan aşkım ve ülkeme duyduğum bağlılığım her türlü mülahazadan önce gelmektedir. 

Eğer bu yazı neticesinde bir defalığına “sevimsiz” olmam riski varsa bunu seve seve kabul ediyorum. Kaldı ki siz değerli okur dostlarımın iyi niyetimden şüpheniz olmadığını bildiğimden böyle bir kaygı da taşımıyorum.

Özel rica ve önerimdir: Bu yazıyı okuyarak içerdiği fikirleri benimseyen dostlar lütfen çocuklarına da okutsunlar. Ve “Fırsat bu fırsattır” diyerek Türkçe konusunda kendileriyle sohbet etsinler. Evlâtlarına Türkçe yanlışlarını göstersinler ve düzeltmeye teşvik etsinler. İnanıyorum ki bu davranışları sonraki nesillere de yapılmış bir yatırım olacaktır. Şimdiden teşekkürler, elinize sağlık.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.