Yalan üzerine sayfalar sürecek tanım bulmak mümkün. Kaldı ki hemen hepimizin yalanın ne olduğu konusunda kişisel geniş bir algı ve bilgi birikimi vardır.

Yazıya girişi uzatmamak, tanım kısmını da eksik bırakmamak adına Türk Dil Kurumunun Büyük Türkçe Sözlüğü’ne başvurdum.

Yalan maddesi şu şekilde:

1. Doğru olmayan, gerçeğe uymayan söz, kıtır.

2. Uydurma.

Yalanın tarihine baktığımızda sanırım insanlık tarihiyle yaşıt olduğunu buluruz. Neden yalan söylüyoruz diye kafa yoran uzmanların ayrıntılı gerekçelerini bir yana bırakırsak “Gerçekle yüzleşme konusunda cesaretsizliğimiz”, “Gerçeklerin yaratabileceği tehlikelerinden kendimizi koruma gereksinimimiz” diye kişi bazlı bahaneler bulabiliriz.

Toplumsal alana girdiğimiz de ise “Kendini kabul ettirmenin, çıkar sağlamanın zahmetsiz yolu”, “Kitleleri yönetmenin maliyetsiz yöntemi”, “Sömürüyü gizlemenin önemli bir silahı” gibi şeyler ileri sürebiliriz.

Yalanın ne kadar kötü olduğu bilgisi, yalanın tarihi kadar eski olsa gerek. Neredeyse tüm inanç sistemlerinde, dinlerde ‘yalanın kötülüğü’ ile ilgili bir cümle, paragraf vardır. Hemen her toplumda yalan bir etik sorunu, bir ahlak sorunudur.

Bu da yalanı sınırlamakta, yaygın kullanımını daha da özelde gerek kişi, gerekse topluma verebileceği zararların kısmen azalmasına imkan sağlamaktadır.

Bazı insanlar sanki yalan söylemek için doğmuştur; o kadar ustaca yalan söylerler. Bu beceriye sahip olanların çoğunlukla politika, pazarlamacılık gibi meslekler seçtiği görülmüş. Bir şey daha görülmüş bu kişilerde; sıklıkla narsisizm, anti sosyal kişilik bozuklukları gibi kişilik bozukluklarının olduğu…

Yalan ve meslekler üzerine bir araştırma yapıldığında ortaya çıkan gerçekler:

İşleriyle ilgili en çok yalan söyleyenlerin başında yüzde 94’lük bir oranla politikacılar gelmekteymiş. Bunu ikinci sırada yüzde 92’yle patronlar, üçüncü sırada yüzde 91’le ünlüler, dördüncü sırada yüzde 77’yle avukatlar, beşinci sırada ise yüzde 27’yle doktorlar izlemekteymiş.

Yalanın kişisel boyutu kişiyi ve yakın çevresini ilgilendirmektedir. Ve bunu alışkanlık haline getirenler, hem zararı kendine ve yakın çevresine vermekte hem de güvenirliliğini yitirerek tehlike yaratma gizilgüçlerini kaybetmektedirler.

Tehlikeli olan toplumu etkileme gücünde olan, ülkeyi yönetenlerin yalanlarıdır. Bunlar toplumu, ülkeyi sıkıntıya sokma ve tehlikeler yaratma potansiyeline sahiptirler. Alıcısı ne kadar çok olursa tehlike de o kadar büyür.

İnsanlar, yakın çevresinde yalan söyleyenlere gösterdikleri tepkiyi, toplumu, ülkeyi yönetenlerin yalanlarına göstermediklerinde; yalanın, yalan olduğunu bildikleri halde meşru görmeye başladıklarında tehlike daha da büyümektedir.

Ne yazık ki ülkemizde yaşadığımızı düşündüğüm tam da budur. Bu düşüncemi destekleyecek birçok şey yaşıyor, seyrediyor, duyuyoruz; hemen her gün. Bir ipucu vereyim: Sosyal medya üzerine yapılan bir çalışmada; toplumda algı yönetimi ve yönlendirme için ABD ve Avrupa ülkelerinde yayılan yalan haberler yüzde yirmiler civarındayken, ülkemizde bu yüzde kırk dokuz olarak tespit edilmiş.

Tepeden tabana doğru yayılan yalanın iş görmesinin yarattığı, yaratacağı makro tehlikeler bir yana daha büyük bir mikro tehlikesi de var gibi geliyor bana; insanları, toplumu, toplumsal ilişkileri yozlaştırması; güveni yok etmesi sonucunda sevgi ve saygının barınacak yer bulamaması, nezaketin kaçacak delik araması…

Sevgi, saygı ve nezaketin olmadığı yerde dayanışma yeşeremez; dayanışmanın olmadığı yerde umut nefes almada zorlanır…

Ve insanların bir arada huzur ve mutluluk içinde yaşama imkanı azalır…

Tatsız dünya git gide tatsızlaşır…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.