Öğrenciliğimde coğrafya derslerini çok severdim. O ilkokul kitapları ve ünite dergilerinde yörelere ilişkin resimlerle anlatılan derslerde de uzun yolculuklara çıkardım. Çok sevdiğim coğrafya derslerini güzel anlatıyor olmalıydım ki, öğretmenimiz Gülendam Günay, masanın kenarına ilişir inisiyatifi bana bırakırdı.

Konuya kendimi kaptıran ben, kimi zaman Batı Karadeniz’den girer, Doğuya uzanır, Zigana Dağları’nı aşıp Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya dalar, kimi zaman da Ege’de incir bahçeleri, üzüm bağları, dokuma fabrikalarında kaybolup giderdim. Çukurova deseniz zaten biliyordum. Çünkü az pamuk toplamamıştık, Adana tarlalarında.

Kitaplarda  yaptığım o güzel  yolculuklar sonraları, “Aldattılar bizi yıllar boyu / hürsünüz özgürsünüz diyerek / böyle yazıyor Türkiye Cumhuriyeti Anayasası/  öyle söylüyor büyük adamlar / Öğretmenin ne güzel anlatmıştı / Yurdumuzun  yüzölçümü / yedi yüz seksen bin beş yüz yetmiş altı kilometre kare  diyerek / kanmıştık inanmıştık / bize verilmeyeni bizim sanmıştık / gezeceğimi sanmıştım o zaman / büyük de ne gördük / açlar sefiller reziller / onlar vatanın baharını yaşarken / ben açtım, rezildim / tutsaktım / Öğretmenin anlattığı / yedi yüz seksen bin beş yüz yetmiş altı kilometre karelik vatanda....” dizeleriyle karamsarlığa, karamsarlıktan da öte tepkiye dönüştü.

Nasıl olmuştu da, yurdumun havasına, suyuna, bölge ve insanlarına duyduğum o naif sevginin yerini buz yüzlü kopuş almıştı...

Oysa ben, en sıkıntılı, en karamsar günlerimde bile bırakın Türkiye’den ayrılmayı Mersin’i terk etmeyi dahi aklımın ucundan geçirmemiştim.

Tabii ya, hayal kırıklığı; küçücük, ama sıcacık çocuk dünyamdaki sevgi pınarını besleyip beni kendine çeken ışıklar, filizkıran fırtınalarınca bir bir söndürülünce önümü göremeyip çıkmaz sokaklara sapmıştım. O çıkmaz sokaklarda düşe kalka ilerlerken doğal olarak sağım solum yaralanmıştı. Hani Anadolu’da” Eşeğe gücü yetmeyince semerini dövüyor...” atasözünde olduğu gibi kolayı seçip tepkimi yurduma yöneltmişim.

Ağır aksak devam eden yaşam yolculuğunun molalarında dönüp ardıma bakınca şimdi çok daha iyi anlıyorum ki, başıma, başımıza gelen olumsuzlukların hiç birisinde doğup büyüdüğümüz toprakların hiç mi hiç suçu yoktur.

Suçlular mı?

Ben, sen, o; işin kolayına kaçıp düşünme zahmetine dahi katlanamayan herkes.

Ne demişti Aşık Veysel’in, “ Karnın yardım kazmayınan belinen / yüzün yırttım tırnağınan elinen / yine beni karşıladı gülünen / benim sadık yarim kara topraktır...”

Bir günde dört mevsimin yaşandığı çöle çevirdiğimiz sadık Anadolu’nun toprağı ki bire bin verir hala. Karnımızı doyurur, ayıplarımızı örter.

Yaptıklarımıza karşı toprak aynı toprak da, ya biz!..

Ne acıdır ki biz çok değiştik. Yalana dolana vurduk işi; yoksulların gözyaşıyla suluyoruz gül kokan toprakları.

Kendi kendimize yaptığımız yetmiyormuş gibi, ipotek ettik uğruna nice anaların ağladığı Anadolu’yu.

Olmasa daha iyi olur ya, yaşam denen yolun itiş kakışında insanın insana düşmanlığı belki anlaşılır.

Ya insanın kendi yurduna ihaneti ve düşmanlığı!..

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.