İç siyaseti izleyenler farkındadırlar.   Gerek AKP ve gerekse muhalefet partilerinin üzerinde fikir birliği yaptıkları tek konu 2019 yılı seçimleridir.  Şimdi tüm liderler, hem kendi konumlarını garantiye almak ve hem de alt kadroların da sorun yaratmayacak siyasetçileri düzenlemek için çaba gösteriyorlar.  Bu gelişmeyi iyi izleyen birçok siyaset erbabı da hem genel ve hem de yerel seçimler için şimdilik üstü kapalı olsa bile adaylığa soyunuyorlar. 

AK-ŞAKA olarak, ilerleyen yaşımızın kazandırdığı deneyimlerimizi ve biraz da belleklerimizde kalan ibretlik anıları kullanarak, aday adaylarına katkı sağlamak için kendimizi görevli kılarak bu yazıya döküyoruz.

Bugün size sunacağım öykü, Osmanlı döneminde geçmiş ve bir espri olarak olsa bile belleklerimizde kalmış gerçek hikâyedir.  Özelliği, aday adayı olmak isteyenlere ve özellikle adaylıklarının umut verici sıraya konmasını arzu edenlere ders niteliğinde olmasındadır.   Yararını görecek siyasetçilerimizin AK-ŞAKA için hayır duaları bizce yeterlidir.

Yılı önemli değil ama verdiği ders ise kalıcıdır.

Ali Paşa namlı bir Osmanlı veziri, padişahına yaptığı hizmetler uyarınca ödüllendirilmiş.  Vüzeranın sahip olduğu olanaklar nedeni ile güzel bir köşkte yaşar; cariyeler, uşaklar, aşçılarla mükellef hayat sürermiş.  Ama gün gelmiş bu düzen bozulmuş.  Padişah tarafından bir icraatı beğenilmeyince azledilmiş.

Paşa, köşke çekilmiş ve affa mazhar olacağı günü bekler olmuş.  Aylar ayları, yıllar yılları kovalarken, saraydan gelecek müjde bir türlü vasıl olmamış.  Bu arada, tahsisat-ı vüzera kesildiği için, köşkte maddi sıkıntı başlamış.  Kethüda, bazı cariye ve uşakları maaş ödeyemediği için işten çıkarırken, satılacak şeyleri de elden çıkarmaya başlamış. Ahırda bile bir merkep dışında canlı kalmamış.  Ali Paşa’nın yanında sadece bir uşak kalmış.  Uşak, sadakati karşılığı Paşa eski gücüne kavuşunca bol ihsanlara kavuşacağını umut ederek hizmete devam ediyormuş.

Böylece birkaç yıl daha geçmiş.  Uşak, hem Paşa’nın ve hem de kendisinin karnını doyurmakta zorlanır olmuş.  Mahalle esnafına avuçla borçlanmışlar.  Böyle sıkıntılı geçen bir günün akşamı, köşkün kapısı çalınmış.  Kapıyı açan uşak, karşısında Bostancıbaşı’nı görmüş.  Bostancıbaşı;  “ Sadrazam Hazretleri küffara yapacağı sefer öncesi danışmak üzere vüzerayı sadarete davet eder.  Ali Paşa’ya duyurun “, der.

Uşak, sevinçle efendisine koşar ve durumu anlatır.  Paşa, hayırlara vesile olsun diye düşünceli şekilde hazırlık emreder.

Sabah, eşeğin üstünde samur kürklü ve kavuklu Ali Paşa, önde de yuları çeken uşak yola koyulurlar.  Sadaret makamına gelince, Paşa buyur edilir.  Uyanık uşak, bir yolunu bularak toplantıyı izleyebileceği kafes arkasına geçer.

Sadrazam, huzurundaki vezirlere durumu açıklar ve kendisi seferde iken ne gibi tedbirler alınmalı diye sual eder.  Vezirler, sıra ile ve mağrur tavırlarla fikirlerini söylerler.  Ali Paşa, sırası gelince, süklüm püklüm bir halde konuşur ve fikrini söyler ; “ Zenginin eğlencesi ve fakirin gıdası olan leblebiye narh konulsun, Sadrazam Hazretleri “, der ve oturur.

Uşak, efendisinin işe yaramaz fikrini duyunca umudu kırılır.  Artık Ali Paşa’ya bir makam verilmeyeceği ve kendisinin de perişan olacağı duyguları ile köşke döner.  Eşyasını toplarken, yüksek sesle konuşuyor ve efendisine kızgınlığını dile getiriyorken, Paşa içeri girer.  Uşağın sövgülerini duymuştur, ama tepki vermeden odasına çıkar.

Derken kapı çalınır.  Uşak, son kez diyerek içinden kapıyı açar.  Karşısında Bostancıbaşı, arkasında bir dizi muhafız ve gümüş eyerli bir küheylan vardır.  Bostancıbaşı konuşur;                    

“ Sadrazam Hazretleri, sefer sırasında vekâlet etsinler diye Ali Paşamızı Sadaret Kaymakamı tayin buyurdular.  Tiz haber edilsin”.

Uşak, telaş, sevinç ve birazda sövgülerinden utanarak Paşa’ya koşar.  Ellerinden öper, tepkilerinden dolayı af diler ve müjdeyi verir.  Ali Paşa, samur kürkünü ve kavuğunu giyerken, uşak utana sıkıla sorar; “ Paşa Hazretleri, kızmayın ama ben toplantıyı izledim.  Leblebiye narh koyalım diye çok komik ve anlamsız önerinize karşı, Sadrazam sizi neden seçti?”

Ali Paşa, gülümser ve konuşur.  Bakalım ne söyler; “ Oğul, sen Bab- Ali’yi bilmezsin. O makam orada oturana ve mühür sahibine öyle bir yalancı kudret verir ki, o sedirde oturan kişi kendisini dünyanın en akıllı adamı sanır.  Bu yüzden de, makamına halel gelmesin, yerini kaybetmesin derdine düşer.  Vekâleti, kendimce en işe yaramaz birisine bırakayım da, yerimde gözü olmasın diye düşünür.  Bu dünyayı ve sadaret makamının yalancı büyüsünü bildiğim için, kurnazlık ederek o aptalca öneriyi bilerek söyledim.  Orası öyle bir koltuktur ki, ikinci kişiye dar gelir! “, der.

Bu kıssadan hissemiz, siyasetçilerimizin kulağına küpe ve hayırlara vesile olsun!

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.