banner165

1960’lı yıllarda bizim Tufanbeyli o zamanki adıyla Mağara, çoğu zaman politikacıların bile gelmeye tenezzül etmediği kendi kaderine terk edilmiş bir ilçeydi. Köylerinin birçoğunda okul yoktu. Boş bulunan evin biri düzenlenir, okul olarak kullanılırdı. Mağara yeni ilçe olduğu için henüz ilçede bir ortaokul da yoktu. İlkokulu bitiren yöre öğrencilerinden isteyenler eski ilçemiz olan Saimbeyli Ortaokuluna kayıt yaptırırdı.

Saimbeyli Ortaokulu, yöre kültürüyle büyümüş öğrencilerin aydınlanma merkeziydi. Hocalarımız, öğrencilerinin bilimsel düşünmenin önemini kavramasına özel bir çaba gösterirlerdi.  Hele fizik dersleri deneysiz geçmezdi. Laboratuvarda konularımızı deney ve gözleme dayalı olarak işlerdik. Her gözlem ve deney, geleneksel düşüncelerimizi kökünden sarsar, yaşama ilişkin çok sayıda soru sormamıza neden olurdu. Her soruda yeniden doğuşumuzu (Rönesans’ımızı) yaşar, basmakalıp düşünceler yerine eleştirel düşünmemizin de kapıları aralanırdı.

Okuldan ayrılışlarımızda da öğrendiklerimize aykırı olan akıl ve bilim dışı düşüncelere nezaket kuralları içinde karşı çıkardık. Bu yüzden zaman zaman çeşitli dedikoduların hedefi olurduk.  Örneğin bir hastalığın muskayla iyileştirilemeyeceğini söylememize tepki gösterenler olurdu. Korona virüsü muskayla iyileştirilebilir mi? Böyle bir soru inançsız sayılmamız için yeterliydi.

Bilimsel düşünmeye tepki gösterenlerden biri de bizim köyün evlerini yapan marangoz Ahmet Usta’ydı. İnançlı, sevimli bir insandı Ahmet Usta. Okulda öğrendiğimiz yeni bilgileri merak ettiği gibi, kendi inançlarını da samimi bir biçimde sonuna kadar savunurdu. Bir gün yanına sokulup çalışmasını izlerken “Sen resim yapıyorsun, hadi yaptığın resimlere can ver bakalım!” diye tartışmayı başlatıverdi. Resim yapmanın kendi marangozluk becerisi gibi bir beceri olduğunu, can vermek gerekmediğini söylediysem de o, resim yapmanın Tanrı’yla yarışmak anlamına geldiğini, bu yüzden de günah olduğunda ısrar ediyordu.

Bir başka gün çalışmasını izlediğim bir anda; kendisine her şeyi Tanrı’nın yaptırdığını, Tanrı istemezse bu çiviyi çakamayacağını söyledi. Bu düşünüş tam bir Ortaçağ düşünüşüydü. Çocuk aklımla uzun uzadıya bu konuyu tartışamayacağımı anladım. Bir çırpıda elindeki uzunca bir çiviyi bir ağaca çaktığı keseri elinden alıp bulunduğu yerden biraz uzaklaştım. “Haydi, şimdi çak bakalım çiviyi! Neden Tanrı’yı benim suçuma ortak ediyorsun?” dedim. Ne yapacağını şaşırmıştı.  Sonra da götürüp geri verdim keserini.

Bu düşüncenin kökleri İmam Gazali’ye kadar uzanıyordu. Gazali, her şeyin “neden olucusu”nun Tanrı olduğunu savunuyordu. Bu düşünceye göre kötü şeyleri yaptıranın da Tanrı olduğu savlanabilirdi. Oysa Rönesans düşünürleri, Tanrının insanı bir kez yarattığını, yarattıktan sonra insanın olumlu olumsuz eylemlerinin sorumluluğunun kendisine ait olması gerektiğini savunuyordu. Çünkü her insanın algı düzeyinin, becerilerinin ve yaratıcı gücünün birbirinden farklı olduğuna inanılıyordu. Rönesans’tan yüzyıllarca sonra Kant, “Yetmezliklerinden kurtulmak için kendi aklını kullanmaya cesaretin olsun!” sözleriyle Rönesans’ın insana bakışına destek çıkıyordu.

 Rönesans’tan bu yana neredeyse altı yüz yıl geride kaldı. Aydınlanma döneminden beri de iki yüz yıl geçmiş. Artık bilimsel bilgi hemen hemen yaşamın her alanına girmişken, 21. yüzyılda üniversitelerimizde cehalete övgü düzen akademisyenlere rastlanabilmektedir. Ahmet Usta, bütün yüreğiyle inanan, işinin ehli, dürüst bir insandı. İddiaları hoş görülebilirdi. Ama bilimin bu denli ilerlediği bir dünyada üniversite mensuplarının cehaleti savunması hoş görülebilir mi?

Sözün kısası, gözlem ve deneye dayalı bilimsel düşünmeyle inançsal düşünmenin yolları çoktan ayrılmış bulunmaktadır. İsteyenin elbette ki inanma özgürlüğü var, ama bu özgürlüğünü insanların zararına olarak kullanamaz. Yani hiç kimse kızamık aşısının kâfir işi olduğunu, bu yüzden de aşı yaptırmanın günah olduğunu söyleyemez. Aynı biçimde hiçbir akademisyen, depremlerin oluş nedenlerini ve binaların kusurlu yapılmasından kaynaklanan ölümleri öküzün kuyruk sallamasına bağlayamaz.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner189

banner185

banner188