İnsan, akıl yoluyla kendinin ve bu kâinatın bir yaratıcısı olduğunu kavrayabilecek yetenekte yaratılmıştır. İnsan kendi yaratılışı ve çevresindeki tabiata, tabiat olaylarına ibretle baktığında, bu denge ve mükemmelliğin kendiliğinden, kör bir tesadüf sonucu olmadığını anlar. Tüm bunları var eden, dengeyi koyan ve koruyan yüce bir yaratıcıyı kabul eder.

Her insan, fıtrat üzere doğar. Yani karalanmamış, üzerine hiçbir şey yazılmamış tertemiz bir sahife gibi bu dünyaya gelir. Ancak insanın yaratılışında var olan bu temizlik çevrenin ve Şeytanın kötülüğü telkin etmesiyle zamanla bozulabilir. Tertemiz bir sahife gibi olan fıtrat dünya hırsı, şehvet ve günahlarla karalanmış, yıpranmış, bozulmuş bir sahifeye dönüşebilir. Bu temiz fıtratın bozulmasında veya muhafazasında ise, özellikle anne-babalar büyük rol oynar. Peygamber efendimiz (sav); “Her çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra anne-babası, onu Yahudi, Hıristiyan veya Mecusî (putperest) yapar.” (Buhari, Cenaiz, 30) buyurmuştur. Tasavvufta ise; “Kendini tanıyan, Rabbini tanır” denilmiştir. Ön yargılardan arınmış, fıtratı bozulmamış bir kişi Allah’ın varlığını ve birliğini kavramada zorlanmaz. Çünkü insanda Allah fikri, yüce, aşkın bir varlığa bağlanma, sığınma duygusu doğuştan ve fıtrîdir.

Yüce Allah’a imanın her türlü şüpheden arınmış olması gerekir. Bu konuda her şüphenin karşısında, bu şüpheyi kaldıracak delil bulunur. Bu arada yetmiş iki delille Allah’ın varlığını ispat eden bir âlimin varlığını konuşan bir topluluğa yol kenarında duran yaşlı kadının verdiği şu cevabı dikkate almak gerekir; ”Demek ki bu âlimin Allah’ın varlığı üzerinde yetmiş iki şüphesi varmış, biz Allah’ımıza delilsiz teslim olmuşuzdur.” (Delilleriyle İsl. İlmihali, Döndüren, Hamdi, s. 80).

İnanılacak esaslar yani iman edilen şeyler bakımından iman eksilmez veya artmaz. Çünkü bir kimse iman esaslarının tamamını kabul etse bir veya birkaçına inanmasa, mesela meleklere inanmasa veya namazın farz yahut adam öldürmenin haram olduğunu inkâr etse, iman etmiş sayılmaz. Ancak, imanın zayıf veya güçlü olması bakımından farklılık olabilir. Kiminin imanı tam anlamıyla içine sinmiş, kimininki yüzeysel kalmıştır. Ayette; “Müminler ancak onlardır ki, Allah anıldığı zaman yürekleri titrer. Allah’ın ayetleri kendilerine okunduğu zaman bu onların imanını arttırır.” (Enfâl, 2) buyurularak imanın kuvvetli veya zayıf olabileceğine işaret edilmiştir.

Allah’a olan imanımızın güçlü olabilmesi için inandığımız Allah’ı (c.c) tanımamız, O’nu isim ve sıfatlarıyla bilmemiz ve bu bilgiyi içselleştirerek imanîleştirmemiz gerekmektedir. Allah’ın sıfatları zâtî, subûtî ve fiilî olmak üzere üçe ayrılır. Bu hafta Allah’ın zâtî sıfatlarına kısanca değinmek istiyorum. Allah’ın zâtî (selbî) sıfatları; Allah’ın zatıyla birlikte olan, O’ndan ayrı kabul edilmeyen sıfatlardır. Zati sıfatlar altı tanedir. Bunlar;

1-Vücûd; Allah’ın (cc) var olması demektir. Allah (cc) vardır. Çünkü o olmasaydı hiçbir şey olmazdı. Bütün varlıkların varlığı ona bağlıdır. Hiç bir şey ne kendi kendine var olabilir, ne de yok olabilir. Allah’ın (cc) mutlaka var olması, var olmayışının imkânsız olması sebebiyle Allah’u Teala’ya “vâcibü’l-vücûd” denir. Var olmanın (vücudun) zıttı olan yokluk Allah Teâlâ için düşünülemez. Allah’ın varlığı başka varlık vasıtasıyla olmayıp, zâtının gereğidir. Diğer varlıkların var olması ise, mümkinü’l-vücûttur. Yani olması da olmaması da mümkündür.

2-Kıdem; başlangıcı olmamak, ezeli olmak demektir. Allah’ın varlığının başlangıcı yoktur. Ne kadar geriye, geçmişe gidilirse gidilsin, Allah’ın olmadığı bir zaman, bir an düşünülemez. Eğer Allah ezelî olmasaydı sonradan meydana gelmiş olması gerekirdi ki, hudûs (sonradan var olma) Allah (cc) hakkında düşünülemez. Aksi halde onu da var eden başka bir yaratıcının olması gerekirdi. Bu ise muhaldır (imkânsızdır).

3-Bekâ; sonu olmamak demektir. Ezelî olanın ebedî olması zorunludur. Bekânın zıttı olan fenâ (sonu olmak) Allah hakkında düşünülemez. Varlığını devam ettirememek bir acizliktir. Acizlik ise bir eksikliktir. Allah ise eksiklikten münezzehtir (uzaktır).

4-Vahdâniyet; Allah Teâlâ’nın zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde tek olması demektir. Allah’ın eşi ve benzeri yoktur. Allah’ın yanında başka ilahlarında varlığına inanmak şirktir. Bunu yapana ise müşrik denir. K. Kerim’de Hıristiyanların şirkinden şöyle bahsedilir; “Allah üç ilahtan üçüncüsüdür diyenler şüphesiz kâfir olmuşlardır.” (Mâide, 73), “Şüphesiz Allah Meryem oğlu İsa’dır diyenler kâfir olmuştur” (Maide, 72). Hıristiyanlar, teslis inancıyla tevhit inancından uzaklaşmışlardır.

5-Muhâlefetün lil-Havâdis; Allah’ın yaratılan varlıklara benzememesi demektir. Allah’tan başka her varlık sonradan olmuştur. Biz bu dünyada Allah’ı nasıl düşünürsek düşünelim O, bizim düşündüğümüz şekillerden hiç birine benzemez. Çünkü biz bu dünyada yaratılan varlıklarla benzetir, bu varlıklarla düşünürüz. Allah ise, sonradan yaratılanlara benzemez. Ayette; “Onun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ, 11.) buyurulur.

6-Kıyâm bi-Nefsihi; varlığı kendisinden olmak, var olmak için başka bir varlığa ihtiyaç duymamak demektir. Varlıklar mümkinü-l-vücûd (varlığı da yokluğu da eşit, Allah dilediği için var olan, dilediği zaman için ise yok olan varlıklar) ve vâcibü-l-vücûd (varlığı zorunlu olan) diye ikiye ayrılır. Allah’tan başka bütün varlıklar mümkinü-l vücûttur. Var da olabilir yok da olabilirler.

Cumanız ve Ömrünüz Bereketli Olsun…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.