banner214

Sabır gösterip AK-ŞAKA köşesini okumak inceliği gösteren dostlarım, son günler de yazı stilimin azıcık değiştiğini anlamışlardır.  Hatta bir sevgili dostum, “Dr. Haydar Dümen mi oldun” gibisinden bir de taş atmıştı bana. 

Tövbe derim, haddime düşer mi hiç Haydar Ağabey gibi olabilmek!  O, yaşamını insanları aydınlatmak üzere adamış, özellikle gençlerimizin tabularının penceresini aralamış bir büyüğümüzdür, bendeniz ise sığ sular da balık tutmaya çalışan bir garip yazarım!

Yazı stilimin siyasi taşlamalardan kısmen arınıp tekrar kara mizah güncel konulara kaymasının baş sorumlusu, öncelikle OHAL koşullarıdır ki, ister ulusal ve de isterse yerel basın mensubu kalemşorların başının üzerinde ‘Demokles’in Kılıcı’ gibi dolanan basın savcılarının gölgesidir.  İkinci neden ise daha kişiseldir; Aziz Dostum, Değerli Ozan Celal Soycan’ın uyarılarıdır..

Bir sohbetimiz sırasında siyaseten doğru olduğuna inandığım konuları ısrarla yazmamın, ne bana ve ne de okuruma çok yararı olmadığını söylemişti.  Üstelik “ Sen gene kendi stiline dönmelisin” diyerek, manevi baskı bile yapmıştı.  Bendeniz, aklı ve fikri pek tekâmül etmemiş amatör bir köşe yazarı olmak heyecanımla, Sevgili Dostumun dolduruşuna karşı çıkamadım, “ Peki, emrin olur!”, dedim!   Malum; yaşı kemale ermiş, andropoz güzelliğini bile çoktan aşmış, zekâ düzeyi ancak ortalar da gezinen bir kişi olarak meşhur bir ozana karşı direnmem beklenemezdi ve öyle de oldu!

Gerçi, gel git akıllı olduğumdan da, bazen gene cıvıtıyor ve kendi öz kelamıma dönüyorum. Ama bence doğru olduğuna inanarak savunduğum ilkelerin okuruma bir yararı oluyor mu, itiraf ederim ki kuşkuluyum.  Zira benim necip Türk İnsanım, Başbakanlık Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı’nın seçimler öncesi dağıtılmak üzere hazırlamakta olduğu yazlık kömürü ve gıda paketini aldı mı, kuzu kuzu gider, kendi benliği adına “hayır” demesi gereken bölüme “evet” mührünü basar.  Zaten oy dediğin de nedir ki, bir kâğıt parçasıdır, sobaya atsan ısıtmaz, masaya koysan karın doyurmaz!  

 Dr. Haydar Dümen Ağabeyimiz ise yazarı olduğu gazetenin günlük sürümüne ciddi katkıları olan, özellikle kadınlara ve bilhassa cümle erkeklere yönelik bir yazı tarzı oluşturmuş ve de bana göre televizyon dizisi “Sex and City” üslubunu köşesine yansıtmış bir doktor ve gazetecidir; “ Memleket Onunla Gurur Duymaktadır!”   Ben de!

Geçenler de bir yazı okumuştum; “Aşkın o işle alakası yok mu?” adını taşıyordu.  Okudum ve etkilendim.  Yazının özü; aşk olmadan cinsellik yaşanır mı, yaşanırsa nasıl olur, kümes hayvanlarına ve çift toynaklı mahlûkata zararı olur mu gibisinden güzel bir yaklaşımdı.

Ben, geçmişi geleceğinden uzun bir yaşamın imbiğinden bu yaklaşımı değerlendirdim.  Hem emekli bir erkek olmam hasebi ile ve hem de hasbelkader tıp okumuş olmamın getirisi ile kararımı verdim.   Ben de bir şeyler yazmalıydım!  İşbu yazı,  bu konu ile ilgili kişisel kanaatimi okurlarımla paylaşmak üzere kaleme alınmıştır.  Arz ederim!

İnsanlar başta olmak üzere, tüm canlıların ilkel (birincil) içgüdülerinden bir tanesi de üremek ve neslini devam ettirmek eylemidir.  Canlılara bu şevki veren bünyelerinde ortaya çıkan bazı biyokimyasal maddelerdir. İnsanlar, maymunlar ve yunuslar dışında kalan canlılar, üreme içgüdülerini ancak mevsimlik ve yıllık tetiklemelerle yürütebilmektedirler.  Örneğin; bu ayların kedi miyavlamaları size bu konu da ipuçları vermiş olsa gerektir.

İnsanların üreme içgüdüleri için çok şükür bir sezon kısıtlaması yoktur.  Belirli yaşla birlikte başlayan bu eylem, belirli bir yaşa kadar da arzuya bağlı olarak ve hatta bazı özel ilaçların etkisi ile kesintisiz olarak devam edebilmektedir.   

Üreme içgüdüsü dediğimiz olguya, lisan-ı ecnebi uyarlaması ile “libido” adı veriliyor.  Ki, insanların bu eylem için de önemli ölçüde bedensel enerjiyi buraya yönlendiklerini biliyoruz.  Rahmet ve saygı ile anarım, merhum Prof. Dr. İbrahim Veli Odar Hocamız, “Libido enerjisini eğer insan bedeninde tutabilse idik, üç metre boyunda devler yaratabilirdik!” , demekle cinsel yaşamımız için doğanın bize lütfettiği büyük gücü örneklemişti.

Bu nedenle, ben diyorum ki; “Aşk olmadan da cinsellik yaşanabilir.  Ama aşk olursa da kaymaklı kadayıf dolması olur!”.  Aşksız cinsellik yaşayabilmek sadece erkek taifesinin bir fantezisi değildir, her kadın da bu keyfi yaşayabilir. 

Özellikle kadınlarımızın cinsel eylem için ileri sürdüğü aşk mecburiyeti gerekçesini bir ünlü strateji uzmanı şöyle açıklıyor.  İnsanların karşı cinsten seçtiklerinin bazı kusurlarını yok sayabilmek adına ve hem de kendi kafalarından silemedikleri cinsel tabuya esir olmak duygusunu gölgelemek ve yakın çevreden gelebilecek eleştirilere karşı bilinçli mazeret sergilemek üzere bir savunma mekanizması olarak ‘Âşık olmuş olmak’ gerekçesi gündeme getirilmektedir!  

Ancak şu nokta da sizlerle hemfikirim; yaşanan cinsellik, hem yaşayanları ve hem de çevreyi rencide etmeyecek zarafette olmalıdır.  Cinsel yaşam, iki kişi arasında yaşanan hormonsal veya biyolojik bir ihtiyaçtır, hatta sosyal bir gerekliliktir.  Seks için âşık olmak zorunluluğu bence de yoktur NOKTA!

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner227

banner233

banner255