banner165

Hayata kendi penceresinden bakan bir adamdan bahsedeceğim bu hafta. Mimar deyince akıllara gelen birkaç özel isimden biridir Le Corbusier. İsviçre’de doğan ve yaşamının büyük bir bölümünü Paris’te geçiren Le Corbusier sadece bir mimar olarak değil aynı zamanda ressam, şair, heykeltras, yazar ve mobilya tasarımcısı olarak da anılır. Üretimin, ya da kendi deyimiyle ‘’armoni’’ arayışının olduğu her yerde Le Corbusier imzasını görmek mümkündür.

Henüz küçükken kaydolduğu sanat okulunda kübist tasarıma merak sarıp, ileride modern mimari alanında yapacağı başarılı çalışmalarla anılacaktır Le Corbusier.

Corbusier’in en önemli özelliklerinden biri öngörüsüydü. 1887 yılında doğan mimar, yaptığı araştırma ve çalışmalarda bugün kullandığımız birçok tasarımı o yıllarda dile getirmiştir.

Corbusier’e göre mimarlık ;

Işığın altında bir araya getirilen hacimlerin bilgece, doğru ve ihtişamlı oyunudur. Boşlukların, ışığın ve gölgenin armonik ritmidir.

Mimariyi ve yaratımı bütünsel bir bakış açısıyla değerlendirmektedir. Ona göre kafamız, yani  bedenimizin üst kısmına yerleştirilen şey, bütünsel bir görünüm istiyor. Parça parça değil bütünsel algıdan bahsediyor Le Corbusier.

Şehirleşme alanında da birçok çalışma yapan mimar, şehri, insanın doğaya el koyuşu diye tanımlıyor. Ona göre şehir, insanın ürünü, insanın doğayla birlikte gerçekleştirdiği düzen.

Mimarinin ve iç mimarinin temelinde konfor arayışı olduğunu dile getiren Le Corbusier bir yazısında;

Varoluşun ilk kanıtının mekanın işgali olduğunu belirtir.

Binaların içinde hareketsizleştikçe, dışarıda, kırlarda güneşin altında bulduğumuz sevinçleri ve canlılığı telafi etmek için daha çok konfor arar olduk diye belirtiyor. Ona göre evimiz birer sığınak olmalı. Fakat modern şehirlerdeki evimiz sadece bir yaşama olarak tasarlanıyor. Bunun olumsuzluğuna dikkat çekiyor. Mahzenlerde değil, güneşli diyarlarda yaşamak istiyoruz. Asırlar boyunca pencerelerden daha fazla güneş girmesi için teknik zorluklarla mücadele edildi diye belirtiyor. Bugünde mimaride aynı sorunları yaşamıyor muyuz? Doğal ışık kaynaklarından ne kadar faydalanabiliyoruz?

İç mekanlarda kullanılan renkler hakkında da görüşleri var Le Corbusier’in.

Duyular kırmızıyla sarsılabilir, sarıyla kışkırtılabilir, maviyle sakinleştirilir. Kırmızı tam olarak ışığın altında, mavi ise yarı aydınlıkta olmak zorundadır diye belirtiyor.

Kısacası ışıkta sıcak tonlar, gölgede soğuk tonlar kullanılabilir.

1926 yılında yayımlanmış bir yazısında henüz aydınlatma elemanlarının ayarlanabilme özelliği yok iken bu ihtiyacı dile getiren ilk tasarımcılardan biri odur.

Lambanın ışığı ayarlamak lazım, üstelik doğru ayarlamak lazım. Bağdaşma, şiddet, durum vb meselesi. İyi ya da kötü aydınlatılmalarına bağlı olarak duvarlarımız iç açıcı ve dinginleştirici ya da kaba, boğucu ve sıkıcı olacaktır diye belirtir.

Modern insanın (o dönemde) en önemli sorununun hareketsizlik olduğunu dile getiren Le Corbusier, insanın ev içindeki hareketini bir raftan bir nesne almak ve tekrar o nesneyi yerine koymaktan ibaret olarak görür.

İç mekanda kullanılan aksesuarlara değinen mimar, tablonun önemine vurgu yapar,

Tablo, içine kaydedilen söylemi çözmek için bakmak gereken hareketli bir panodur. Bir yere sabitlenir ve karşısında saygıyla durulur. Tablo sanatın hatta ruhun en dokunaklı tezahürlerinden biridir. Tablo bir kitaptır, kırk kitabı aynı anda okuyamayız. Tablo bir söylevdir, kırk söylevi aynı anda dinleyemeyiz der. Fakat görmek isteyene her şeyin çok açık olduğunu belirtir.

Yapılar içerisinde kullanılan, sanat eserlerinin önemini vurgular.

Sanat eseri bir konuktur der. Konuk sizinle konuşur. Süslemez, konuşur. Onu dinlemeniz gerekir ve onu dinleyerek sonsuz bir sevinç yaşarsınız. Konuğunun kim olduğunu söyle sana kim olduğunu söyleyeyim der.

Dünyanın anlamsız lafların, beceriksizliklerin, para ve boş heveslere düşkünlüğün coştuğu anlamsız bir kafa karışıklığı yaşıyor olduğunu belirtir.(Ki o kafa karışıklığı günümüzde de devam ediyor)

Son olarak, insanın yaşadığı mekanlara vurgu yaparak doğadan uzaklaşan insanın karamsar hayatını dile getirir.

Ormanda tilkiyi, ağaçların üzerindeki kuşu, sudaki balığı düşünün. Hayatta kalmak kendilerini beslemek ve savunmak için sürekli mücadele ediyorlar. Burası tamam. En azından tilkinin ormanı, kuşun yaprakları, balığın deresi nehri ve okyanusu var. İnsan kendi biyolojisinin nedenini bile, güneşi gökyüzünü ve ağaçları kaybetti ve doğaya aykırı koşullarda sıkıntılı bir yaşam sürüyor der.

Ne dersiniz? Le Corbusier bugün hayatta olsaydı yine aynı sıkıntılardan bahseder miydi?

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner185