İnsanların her şeyi günübirlik çıkara endekslediğine tanıklık etmek  içimi kıyıyor. Her gün biraz daha uzaklaştığım kalabalıklardan kaçıp, bilinmezlere doğru çekip gitmek geliyor içimden..

Bunu 1980’li yıllarda kendime ayrı bir dünya kurarak yapmıştım.

12 Eylül’ün ülkede egemen kıldığı havada insanlar birdenbire değişmiş, bir süre önce ak dediklerine kara diyor, daha da ileri gidip dost bildiklerini satmaktan geri durmuyordu.Küçük yakıştırmalarla suçsuz insanlar işinden gücünden ediliyor, gözaltına alınıyor, işkenceden geçiriliyor, aylar yıllar boyu demir parmaklıkların ardında tutuluyordu.

Payıma düşeni fazlasıyla aldığım o anafor ortamında da bugün olduğu gibi kendime yer bulmakta güçlük çekmiştim.Güvendiğim dağlara kar yağmış, çevremdekilerle paylaşacağım ortak değerler kalmamıştı. Kurtuluşu içime kapanmakta bularak, doğru ya da yanlış bir süre içkiyle paylaştım yalnızlığımı.

“Görmektense çirkinlikleri / ölmek daha güzel / bir akşamüstü / dökülen sarı yaprakların altında / baharı düşleyerek…

Titremektense kıyısında / övünülen uzay çağındaki kan gölünün / tanık olmaktansa çirkinliklere / belki korkakça / ama daha onurlu / rest çekip gitmek yüce dağlara / olmak kurda kuşa yem / çürüyüp karışmak toprağa…  “ dizelerini not düşüşüm, zaman kavramını es geçip kendimi suyun akışına bırakışım...

Taa ki bir çift maviş gözdeki o naif  bakışların sorumluluklarımın bulunduğunu anımsatıncaya kadar.

Büyüklerce küstürüldüğüm yaşama hesapsızca çarpan küçük bir yürek tekrar tutunmamı sağlamıştı.

O gün bugün ne zaman bir çocukla göz göze gelsem yaşamla ölüm arasındaki incecik çizgi, “Biz iyi kötü gördük göreceğimizi, ya çocuklar? ” sorusunun çengelini takar zihnime.

Sahi siz, çocukların hesapsız bakışlarının derinliğinde kayboldunuz mu hiç?

Oturduğum binada ismini dahi bilmediğim küçük bir arkadaşım var. İlköğretim öğrencisi olan minik arkadaşımla sabahları selamlaşıyoruz. O’nu her görüşümde içim açılıyor.

 ”İnsanlar çocuksu saflığını neden koruyamıyor? Bozulup  kirlenme neyin bedeli? Bir gün mutlaka göçüp gidilecek olan dünya böylesine eğilip yerlerde sürünmeye değer mi?” diye uzayıp giden, aslında yanıtını bildiğim soruları kendi kendine sormadan edemiyorum.

Geçen gün asansör beklerken küçük arkadaşımın bir taydaşıyla ateşli ilişkisi dikkatimi çekti. Yanına yaklaşıp ne yaptığını sordum. Arkadaşıyla dilek tutuğunu, dileğinin kabul edilmesi için  birkaç kişiye daha ihtiyacı olduğunu  söyleyince, “hadi birisi de ben olayım” dedim.

Avucumu açtırıp bir gün ve bir sayı söylememi istedi. Söyledim. Avucumun içine bir kalp resmi çizip karalarken bir dilek tutmamı isteyip, ”Dileği mutlaka tutacaksın, yoksa benim dileğim kabul olmaz” uyarısında bulunmayı da ihmal etmedi.

Arkadaşım sevinçle yanımdan uzaklaşırken, çocuksu naiflikten taşan coşkunun çok değil birkaç yıl sonra kaybolup gideceğini düşünmenin verdiği ürküntü içimde eksik olmayan sorulara yenilerini ekledi.

Kan gölüne dönüşen dünyaya yön verip ülkeleri yönetenlerde bir zamanlar çocuk değil miydi; hesapsızca çarpan yüreklerdeki ter temiz duygular hangi eşikte bırakılıyordu?

İyinin kötüye, güzelin çirkine dönüştüğü eşiği kim, ne zaman yapmıştı?

İnsanlık ağacı, kökünü kemirip dallarını kıran o eşiği bir gün bulup ortadan kaldıracak mı acaba?

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.