banner165

Dünya ve ahret mutluluğunu hedefleyen İslamiyet, en mükemmel ve ilahî dinlerin son halkasıdır. İnsanın hem maddî/fizikî/biyolojik/bedenî hem de manevî/ruhî bir takım ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçlardan birinin ihmal edilmesi insanı mutsuz/huzursuz eder. Bedenî bir takım ihtiyaçlar (yeme, içme, uyuma, evlilik gibi) giderilmeden mutlu ve huzurlu olunamayacağı gibi manevî alanın da ihmal edilmesi halinde yine insan huzurlu olamaz. Zenginlik, servet, soy-sop, makan insanın iç huzuru için yeterli değildir. Bir kuş tek kanatla nasıl dengeli uçamazsa insanda tek yönlü olarak iç dinginliğini sağlayamaz. Kur’an-ı Kerim’de dünya ve ahret kelimelerinin 115’er defa zikredilmesi bir tesadüf olmasa gerek. Peygamber Efendimiz (sav), “akıllı insan dünyası için ahretini ahreti için dünyasını heba etmeyen kişidir.” buyurarak dünya-ahiret dengesinin önemini vurgulamıştır.

Dinimiz konumu, durumu, hali- vakti ne olursa olsun “müslümanım” diyen herkese bir takım sorumluluklar yükler. Özellikle farzlar hususunda asla taviz verilmemesini ister. Mesela, savaş halinde bile namazın terk edilmemesini emreder. Farz ibadetlerin yapılması her kadın ve erkek için zorunludur. Ancak, insanların iç dünyaları, manevi durumları kişiden kişiye farklılık arz eder. Bazı insanlar farz ibadetlerle yetinirken bir takım kişiler farzların yanında Allah’a daha fazla kulluk etmek, onun rızasını kazanmak, cennet sevgisi, cehennem korkusu vb. sebeplerden nafile ibadetler de yaparak kendilerini rahatlatır, iç dinginliğe kavuşur. Bu durum insanın iç/manevi dünyası ile alakalıdır. Ancak farz veya nafile olarak yapılan ibadetler gelip-geçici olmamalıdır. Allah Rasulü (sav): “Amellerin en iyisi az da olsa devamlı olanıdır.” buyurur.

Konumuzu asr- saadetten sahabelerin nafile ibadetlere karşı düşkünlüklerini ve onların manevi/iç dünyalarını gösteren birkaç örnekle süsleyelim; 

Peygamberimiz Selman ile Ebu’d-Derda’yı kardeş yapmıştı. Selman bir defasında Ebu’d-Derda’yı ziyaret etti. Evde, Ebu’d-Derda’nın hanımını pejmürde bir kıyafet içinde buldu. “Bu halin nedir?” diye sordu. Kadın: “Kardeşiniz, Ebu’d-Derda’nın dünya ile alakası kalmadı” diye açıkladı. Ebu’d-Derda geldi ve Selman’a yemek getirerek: “Buyur, ye!” dedi ve ilave etti: “Ben orucum!” Selman: “Hayır sen yemezsen ben de yemem” dedi. Beraberce yemeği yediler. Akşam olunca Ebu’d-Derda, Selman’dan gece namazı için müsaade istediyse de, Selman: “Uyu” dedi. Beraber uyudular. Bir müddet sonra Ebu’d-Derda namaza kalkmak istedi. Selman tekrar: “Uyu!" dedi. Uyudular. Gecenin sonuna doğru Selman “Şimdi kalk!" dedi. Kalkıp beraber namaz kıldılar. Sonra Nebevî iklimi iyi analiz etmiş olan Selman şu nasihatte bulundu: ‘Senin üzerinde Rabbinin hakkı var, nefsinin hakkı var, ailenin de hakkı var. Her hak sahibine hakkını ver.’ Ertesi gün Ebu’d-Derda, durumu Hz. Peygamber’e anlattı. Rasulüllah,"Selman doğru söylemiş” buyurdu. (Buhârî, Edeb 86; Tirmizî, Zühd, 63.)

Rasulüllah’ın (sav) kâtiplerinden Ebu Rib’î Hanzala İbni Rebî’ el–Üseydî şöyle demiştir: Ebu Bekir benimle karşılaştı ve bana:

- Nasılsın, ey Hanzala? diye sordu. Ben de:

- Hanzala münafık oldu, dedim. Ebu Bekir:

- Sübhanallah, sen ne diyorsun? dedi. Ben cevaben dedim ki:

- Bizler, Rasulüllah’ın yanında bulunuyoruz. Bize cennet ve cehennemden bahsediyor, sanki gözlerimizle görüyormuşuz gibi oluyoruz. Onun huzurundan ayrılıp çoluk çocuğumuzun yanına ve işlerimizin başına dönünce, çok şeyi unutuyoruz. Ebu Bekir dedi ki:

- Allah’a yemin ederim ki, biz de benzeri şeylerle karşı karşıyayız. Ben ve Ebu Bekir birlikte yola düştük ve Rasulüllah’ın huzuruna girdik. Ben: Ey Allah’ın Rasulü! Hanzala münafık oldu, dedim. Rasulüllah : “Bu ne demek?” dedi. Ben: Ya Rasulüllah! Senin yanında bulunuyoruz, bize cennet ve cehennemden bahsediyorsun; sanki onları gözümüzle görüyor gibi oluyoruz. Senin huzurundan çıkıp da çoluk çocuğumuzun yanına ve işimizin başına dönünce çoğunu unutuyoruz, dedim. Bunun üzerine Rasulüllah (sav): “Nefsimi kudretiyle elinde bulunduran Allah’a yemin ederim ki, siz, benim yanımda bulunduğunuz hâl üzere devam edip zikir üzere olabilseydiniz, yataklarınızda ve yollarınızda melekler sizinle musafaha ederlerdi. Fakat ey Hanzala, bir saatinizi ibadete, bir saatinizi de dünya işlerinize ayırınız.” buyurdu ve bu sözünü üç defa tekrarladı.” (Müslim, Tevbe, 12-13.)

Peygamberimiz insanlara hitap ederken ayakta duran bir adam gördü ve onun kim olduğunu sordu. Ashap: - “O, Ebu İsrâîl’dir. Güneşte durmayı, oturmamayı, gölgelenmemeyi, konuşmamayı ve sürekli oruç tutmayı adamıştır” dediler. Bunun üzerine Rasulüllah:  “Ona söyleyiniz! Konuşsun, gölgelensin, otursun ve orucunu tamamlasın.” buyurdular. (Buhârî, Eymân, 31.)

Aişe validemiz şöyle anlatır: “Hz. Peygamber’in (sav) bir hasırı vardı, geceleri perde yapıp gerisinde namaz kılardı, gündüzleri de yayıp üzerine otururdu. Halk da Rasulüllah’ın  (sav) yanına gelip aynen onun gibi namaz kılmaya başladılar. Sayı gittikçe arttı. Bunun üzerine Allah Rasulü, onlara yönelerek şunları söyledi: “Ey insanlar, takat getireceğiniz işleri yapın. Zira siz (dua ve ibadet etmekten) usanmadıkça Allah da sevap yazmaktan usanmaz. Allah’a en hoş gelen amel, az da olsa devamlı olanıdır.” Hadisi nakleden ravi der ki: “Muhammed (sav) ailesi bir iş yapınca onu sabit kılardı (artık terk etmez ona devam ederdi.)” (Buhârî, İman, 16, Rikâk, 18; Müslim, Salât, 283.) Başka bir hadiste “Bu din kolaylıktır. Hiç kimse (amellerim eksiksiz olsun diye) kendini zorlasın da din, ona galip gelmesin (ve zorlanıp büsbütün amelden kesilmesin). Öyleyse orta yolu takip edin...” (Buhârî, İman, 29.) buyurulmuştur.

Sahabeden üç kişi Hz. Peygamber’in ibadetini öğrenmek üzere onun zevcelerinin evlerine gidip istedikleri bilgiyi aldıktan sonra, daha çok ibadet etmeleri gerektiği kanaatine vardılar. Onlardan biri, gecelerin tamamını namazla geçireceğini, diğeri yıl boyunca oruç tutacağını, üçüncüsü de kadınlardan uzak durup hiç evlenmeyeceğini söyledi. Onlar böyle konuşurlarken yanlarına Sevgili Peygamberimiz gelerek: “Siz şöyle şöyle söyleyen kimselersiniz. Bilmiş olunuz ki vallahi ben Allah’tan en çok korkanınız ve (haramlarından) en fazla korunanınızım. Ancak ben bazen (nafile) oruç tutarım bazen de tutmam. (Gecenin bir kısmında) namaz kılarım ve (bir bölümünde ) uyurum. Kadınlarla da evlenirim. (İşte benim yolum, budur). Artık benim yolumdan kim yüz çevirirse benden değildir.” (Müslim, Nikah, 1) buyurmuştur

Hz.Enes (ra) anlatıyor: “Hz. Peygamber (sav) mescide girmişti ki, iki direk arasına gerilmiş bir ip gördü. “Bu da ne?” diye sordu. Bu, Zeynep’in (Hz. Peygamber’in eşi Zeynep bint Cahş validemizin) ipidir, namaz kılarken uykusu gelince buna takılıyor (ip onun düşmesini önlüyor)” dediler. Hz. Peygamber, “Hayır (olmaz) çözün ipi. İstekliyken (nafile) namaz kılın, uykunuz gelince de yatın” diye emretti. (Buhârî, Teheccüd, 18; Müslim, Müsâfirîn, 219.) Hz. Aişe diyor ki: “Yanımda Beni Esed kabilesinden bir kadın vardı. Bu sırada Hz. Peygamber içeri girdi ve: “Bu kimdir?” diye sordu “Falancadır, geceleri hiç uyumaz, (ibadet eder)” dedim. Rasulüllah: “Gücünüz yettiği kadar amel edin. Allah’a andolsun ki, siz (ibadet yapmaktan) usanmadıkça Allah da (sevap vermekten) usanmaz. Allah’a en hoş gelen dinî amel, kişinin devamlı olarak yaptığı ameldir.” buyurdu. (Buhârî,Teheccüd, 18.)

Cumanız ve Ömrünüz Bereketli Olsun…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner198

banner209

banner211