Kimi zaman ifade etmekte zorlandığımız konular vardır. Konuya hangi köşesinden başlarsak başlayalım, yine de taşı bir türlü gediğine koyamadığımızı görürüz. Bu tür durumlarda fıkralar yetişir imdadımıza. Söylemek isteyip de söyleyemediğimizi bir tek cümleye sığdırıverir. Fıkradır bu, ağa paşa, zengin yoksul, kadın erkek dinlemez, herkes payına düşeni alıp çekilir bir kenara.

Öte yandan fıkra anlatmak da bir beceri işidir. Herkes güzel anlatamaz fıkrayı. Dil kullanımı, jest, mimik gibi birçok beceri gerektirir fıkra anlatmak. Özel olarak birini hedef almaz, hakaret etmez, aşağılamaz. İyi anlatıcı ana ilişkin olarak seçtiği fıkrayla herkesi güldürerek düşündürmeyi başarır.

Kimileri fıkraların hoşgörüyü geliştirdiğini söylese de Muzaffer İzgü bu görüşte değildir. İzgü, bizi güldürmesine karşın fıkraların acımasız olduğu düşüncesindedir. Bu düşüncesine örnek olarak Nasrettin Hoca’nın aşağıdaki iki fıkrasını göstermektedir:

Hoca bayram namazını kıldıktan sonra fitresini götürüp yavaşça Akşehir’in en zengin adamının cebine koyar. Adam Hoca’nın bu tutumuna bir anlam veremez:

“Bu ne iştir!” der kendi kendine “Bizim Hoca benim Akşehir’in en zengin adamı olduğumu bilmez mi?”

Bir sonraki bayramda Hoca sessizce yaklaşıp fitresini yine aynı adamın cebine koyar. Adam yine şaşırır:

“Bu Hoca neden böyle yapıyor acaba? Yoksa benimle alay mı ediyor?”

Hoca üçüncü bayramda da fitresini yine Akşehir’in o en zengin adamının cebine koymaya çalışırken, adam Hoca’nın elini tutup:

“Yahu Hoca neden üç bayramdır fitreni bana veriyorsun? Sen benim Akşehir’in en zengin adamı olduğumu bilmez misin?” der. Hoca adamın yüzüne bakıp:

“Valla ben onu bunu bilmem. Allah kime veriyorsa ben de ona veriyorum.” diye yanıtlar adamı.

Buradan ötesini yorumlamak dinleyiciye kalıyor. Artık zenginlere fitre verme zamanı mı geldi ne…

İkinci örnek de şöyle:

Hoca karısı görünce besmele çekip küçük bir dua mırıldanırmış. Hoca’nın bu nazik davranışı karısının hoşuna gidermiş kuşkusuz.

Durum böyle sürüp giderken Hoca’nın karısı bir gün öğleden sonra müftü efendinin karısına gezmeye gitmiş. Akşam saatlerine kadar sohbet etmişler. Sohbet sürerken birden kapı çalınmış. Gelen müftü efendiymiş. Karısı kapıyı açar açmaz müftü efendi gürültülü bir biçimde uzun bir besmele çekip uzunca da bir dua okumuş. Bu arada Hoca’nın hanımı “Bizim herif de gelmek üzeredir.” diyerek ayrılmış oradan Sonra eve gelip Hoca”yı beklemeye başlamış. Kapı çalınır çalınmaz da açmış kapıyı. Daha Hoca her zamanki duasına başlar başlamaz karısı:

“Hadi, hadi, şimdiye kadar beni böyle küçük dualarla oyalayıp durdun. Müftü efendi hanımına ne biçim dua okuyor, git de gör!” demiş. Nasrettin Hoca üzerinden şaşkınlığını attıktan sonra:

“Hanım, müftü efendinin karısı bende olsa bırak dua okumayı, hatim indiririm hatim!” demiş.

Fıkraların kimi zaman keskin iletiler verdiği doğrudur. Ne var ki böyle olmayınca da fıkra fıkralıktan çıkar, başka bir şeye dönüşür.

En iyisi fıkraları fıkra olarak kabul etmek…

Zenginlere fitre verecek miyiz, vermeyecek miyiz?

Elimizdekilerle yetinecek miyiz, yetinmeyecek miyiz?

Karar okuyucunun.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.