banner165
  1. tekdüze, toplumun büyük bir kesiminin çektiği acılarsa çoğalarak katmerleşiyor...

Bizse çaresiziz...

Bir türküde dillendirildigi gibi,"Haramiler tutmuş suyun başını..."

Yazmak, konuşmak bir şeyi değiştirmiyor...

Bu olgu dün de böyleydi, bugünde aynı bu gidişle korkarım ki yarın da bir şey değişmeyecek...

Sonsuz mavilikten kayaları döven ak köpüklü dalgaları seyrederken geçmişe dönük yaşam kesitleri şekilleniyor belleğimde, hüzünleniyorum...

Eve dönünce tuttuğum notlara yöneliyorum,

işte o anılardan bir kesit:

Bugün pazar ve bir ayın son günü. Boynu bükük, mutsuz oturuyorum güneşte. Yanımda radyo, ben İsmet’e yaptığım gemiyle uğraşıyorum. Radyoda 1973 yılında ölen bir sanatçının anısına hazırlanmış program akıp gidiyor... Arkadaşları iyi ve dürüst kişiliğinden söz ediyor. Yaptığı müzik, çevresinde bıraktığı iyi izlenimle yıllara karşın anılıyor, “Ne mutlu ona...” diyorum, geçmişten bugünlere kalmak ne güzel…

Anılan sanatçı, Mustafa Seyran. “Elbet Bir gün kavuşacağız / bu böyle yarım kalmayacak / ikimizin de saçları ak / el ele yarını konuşacağız …” sözleriyle sürüp giden bestesini ben de çok severim...

Hele bu demir parmaklıkların gerisinde daha yakıcı duygular veriyor insana...

Ev, çocuklar, eşim, acı tatlı anılar bir fotoğrafa karesinde şekilleniyor...

Bin bir güçlükle kurduğumuz yuvada kıt kanaat geçinip giderken, toplum adına iyi ve güzeli istediğimiz için aile birlikteliği kesintiye uğratıldı…

Yarın görüş günü. Çocukları görmeyeli üç görüş geçti. Bir aksilik olmaz ise eğer kavuşmak için üç görüş günü daha geçmesi gerekiyor, dile kolay...

Her an bir sürprizle karşılaşmak, Ruhi’nin (Özer) ölümü gibi kötü bir haber almak olası...

Eve bir mektup Ruhi’nin hanımına başsağlığı telgrafı yazdım, yarın postaya veririm...

Aldığım her kötü haberde mahpusluğun güçlüğünü bir kez daha derinden duyumsuyorum...

Bu dört duvar arasında sıkışıp kalmışken nasıl duyumsamayacaksın ki?

Dış dünya ile aradaki tek bağlantı arada bir gelen mektup...

Ah ne soğukmuşsun taş duvar, ne soğukmuşsunuz demir parmaklıklar, şimdi dışarıda baharın doğurduğu yaz, oysa burada dört mevsim kış var…

Daldığım düşüncelerden ‘Derse gidiyoruz’ uyarısıyla koptum. Biz toplumdan dışlananları tekrar topluma kazandıracaklar...

Dersimiz ziraat. Sözde ders kütüphane olarak düşünülen ancak boş duran salonda yapılıyor. Salonun penceresinden ağaçlar gözüküyor. Dışarı güzel ve sıcak olsa da demir parmaklıların gerisinden bakınca manzara soğuk geliyor. Yine de kazançlıyız bugün. Çünkü çocuk sesi duyduk. Çocuk sesine öylesine susamışım ki anlatamam…

Sizi erik dalları, sizi dut ağaçları, sizi söğüt yaprakları, sizi memleket toprakları; sizi öyle özledim ki, dört duvarın içinden…

Sizi burnu sümüklü, yüzü kirli, ama ak, sizi oğlanlar kızlar, sizleri düşündükçe burada, dört duvarın içinde, yüreğim sızım sızım sızlar…

Bu dört duvarın gerisinde ne zaman çocukları düşünsem dağılıyorum...

Gönül penceremde olumlu olumsuz yüzlerce, binlerce çocuk görüntüsü şekilleniyor...

Kimi ağlıyor, kimi ekmek, kimi şeker, kimi annesini, kimi babasını istiyor... Yetemiyorum hiç birisine, aralarında kaybolup gidiyorum…

Aralarından birisinin içimde derin iz bırakan öyküsünü anımsıyorum:

Adliye koridorlarında gördüm, tüylerim ürperdi dondum; pabucu yırtık çocuklarını mahkemeye getirilen mahkûmun. Bir başka bakıyordu biz sözde büyüklere, çocuklardan birisinin dolu dolu olan gözleri, bir başka çarpıyordu, sevgiye şefkate muhtaç küçücük çocuk yüreği…(31 Temmuz 1983 Gündoğmuş)

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner186

banner189

banner185

banner188