banner214

Başka birine bir konuyu danışmak, onların görüş, bilgi ve tecrübelerine başvurmak anlamına gelen istişare, müşavere, meşveret, şura ve müsteşar kelimeleri aynı kökten türemiştir.

Sözlükte “danışma, görüş alışverişinde bulunma, danışan kimseye fikrini söyleyip onu yönlendirme” anlamındaki şûrâ İslâmî literatürde yöneticilerin ve özellikle devlet başkanının görev alanlarına giren işler hakkında ilgililere danışıp onların eğilimlerini göz önünde bulundurmasını ifade eder (DİA, C. 39, s. 230-235). Bir başka deyişle; idareci mevkiinde bulunan sorumlu kimselerin meseleler hakkında karar vermeden önce o hususta lehte ve aleyhte ne gibi görüşler olduğunu tespit etmeleri, meşverete ehil olan kimselerin görüşlerini öğrenmeleri demektir (Abidin Sönmez, Şura ve Resulullah’ın Müşaveresi, s.19).

Şura kelimesi, belli bir konuda fikir teatisi, bu fikrin doğru olup olmadığının araştırılması, iyi ve kötülüğünün tespiti için başkasının düşüncesini öğrenmek anlamına gelir (Mahmud Babilli, Şura, Fikir Yayınları, İstanbul 1977, s.51).

Şûrâ, “Kolektif bir akıl çabasıdır.” İstişâre eden kimse, en güzel çiçeklerden polen toplayan bal arısı gibidir. İstişare eden kimse, akıllardan devşirdiği fikirleri hikmet balına çevirir.”

Şuranın bir başka anlamı ise; “hakkında nass bulunmayan bir mesele hususunda bilgili, tecrübeli ve dürüst insanlarla fikir alışverişinde bulunmak ve bu yolla en isabetli görüşü ortaya çıkarmak” demektir. Hakkında nass olan yani vahy nâzil olmuş olan konularda istişare yapılmaz. O nassın nasıl uygulanacağı ile ilgili yapılabilir. Çünkü nass karşısında, re'y ve kıyâs bâtıldır. "Mevrîd-i nass'da ictihâda mesağ yokdur" mecelle kaidesinde bildirildiği üzere “bir konuda nass var ise, o konuda içtihat caiz değildir.”

Kur’ân-ı Kerîm’in kırk ikinci sûresi Şûrâ adını taşıdığı gibi bu sûrenin 38. âyetinde şûra kelimesi geçmektedir. “Onlar Rablerinin çağrısına uyarlar, namazı özenle kılarlar. İşleri de aralarındaki danışma/şurâ ile yürür. Kendilerine verdiğimiz rızıktan başkaları için harcarlar” (Şûra, 42/38).

Hicretin 3. yılında Kureyş’in savaşmak için Medine’ye yöneldiği öğrenilince Hz. Peygamber, Medine’de kalınıp savunma yapılması kanaatinde olmasına rağmen müşriklerin şehir dışında karşılanmasını daha yerinde bulan çoğunluğun görüşüne uymuş ve savaş Uhud’da gerçekleşmiştir. Allah Teala ise: “iş hakkında onlara danış, karar verince de Allah’a güven, doğrusu Allah kendisine güvenenleri sever.” (Al-i İmran, 3/159) buyurarak Uhud savaşındaki hezimete rağmen Peygamberimize şuraya devam etmeyi emretmiştir.

Bu ayetler uyarınca âlimlerin çoğunluğuna göre, şûra, devlet adamlarınca yerine getirilmesi zorunlu bir vecibe olup, onu terk eden, Allah indinde günahkâr, insanlar önünde ise sorumludur. Ebu Hureyre diyor ki: “Ben Resulullah’dan daha fazla arkadaşları ile istişare eden hiçbir kimse görmedim” (Tirmizi, Cihad, 34).

Cumanız ve Ömrünüz Bereketli Olsun...

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner198

banner227

banner233

banner255

banner231