“Güven yırtığı yama tutmaz” diye bir halk deyişi vardır. Başkalarının emeğine el koyarak sermaye biriktirmeye dayanan kapitalist ekonomilerin de artık yama tutmadığını görüyoruz. Bu güvensizlik ortamında ister istemez hepimiz şu soruyu yöneltiyoruz: Başkalarının emeğini çalmaktan beslenen kapitalizmle nereye kadar?

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonunun (DİSK) 1977’de yayımladığı “DİSK Eğitim Notları” adlı kitapta emeğe nasıl el konulduğu arıların bal yapması örneğiyle anlatılmıştı. Arılar balı kendisi için yapar, insanoğlu gelsin de yesin diye değil, deniliyordu. Ama insanoğlu gelip arıyı kovana alır. Arı bu kez kovanda bal üretmeye başlar. Petekler balla dolduktan sonra insanoğlu kovandaki bala evine götürüp yemek üzere el koyar. Bal alındıktan sonra arıya ölmeyeceği kadar şeker verir. Arının ölmemesi gerekir; çünkü arı ölürse kovanın sahibi tekrar bal alamaz. İşte kapitalistlerin insanın emeğine el koyması da böyledir. İşçiye her zaman ölmeyeceği kadar bir ücret verir.

Kapitalist üretim biçiminde sermaye, ancak başkalarının emeğine el konularak ayakta durabilir. Aziz Nesin, sermayenin bu özelliği yüzünden korkak olduğunu söylemektedir. Korktuğu için de sürekli korku üretmektedir. Yani sömürüsünü ancak korkuyla sürdürebileceğine inanmaktadır. Demek oluyor ki sermayenin korkusu, sömürüyle oluşmasından kaynaklanmaktadır.

Bu noktadan bakınca gelişmiş kapitalist ülkelerde işsizlere ödenen işsizlik parasının da korku nedeniyle ödendiği söylenebilir. İşsizler ordusu, beklenmedik bir zamanda bu sömürü düzeni için bir tehlike oluşturabilir. Ödeyeceği sınırlı para nasıl olsa işçilerden aldığı paradır. Bunu ödemekle sermaye zarar görmez.

Uzun bir süredir yaşanan küresel kriz, kapitalizmin çaresizliğini açıkça ortaya koymuş bulunmaktadır. Sistem, krize battıkça kendi ürettiği korkudan daha çok korkmakta ve bu nedenle de herkesi korkutmaya çalışmaktadır. Korkusunu bastırmada da yöntem olarak daha geri, daha ilkel davranışlar sergilemekten kaçınmamaktadır. Böyle bir ortamda cehalete övgüler düzülebilmekte, Ortaçağ bir sığınak yeri olmaktadır. Kadın ölümlerine bıyık altı gülünüp geçilebilmektedir.

Kapitalizmin bu kadar korkuya karşın yeni bir çıkış yolu bulamadığı görülmektedir. Bu çaresizliği Corona virüs salgınıyla daha bir belirgin hale gelmiştir. Kimse sözü edilen tatlı sömürüden vazgeçmek istemediği için sistemin bunalımı katlanarak artmaktadır. Yalnızca ülkemizdeki işsiz sayısı ürkütücü boyutlara ulaşmış bulunmaktadır. Salgın nedeniyle üretim yapılamamaktadır. Böyle durumlar karşısında toplum düzeninin, dolayısıyla ekonomik düzenin nasıl bir biçime kavuşması gerektiği konusunda tutarlı açıklamalar yapılamamaktadır. Kapitalizm, Tanrı vergisi bir ekonomik sistem değildir kuşkusuz. Dolayısıyla ülkemizin yönetenleri ve yönetilenleri kendilerine “Bu talancı kapitalizmle nereye kadar?” sorusunu yöneltmek zorundadır.

Başa dönersek; ülkemizi talancı kapitalizmle yönetmek isteyen düşüncelere artık güven duyulmamaktadır. Yırtık o kadar büyümüştür ki ne yapsalar yama tutmamaktadır.  Eğer her şeye karşın geleneklere bağlı kalınacaksa, şu anda güven duyulacak bir tek çıkar yol görünüyor. O da kendi kurallarını kendisi koyan bağımsız bir Türkiye için Cumhuriyet’in kuruluş değerlerine geri dönmek…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.