banner165

Üniversitede öğrenciydim. Aynı zamanda çalışıyordum. İkinci öğretim okuduğum için derslerim akşam 17.00’de başlıyordu. Saat 16.00’ya kadar çalışıyor, iş bittikten sonra da derslere yetişiyordum.

Bu böyle sürüp giderken hocalarımızdan biri, üniversitemize çok başarılı bir profesörün geleceğini, saat 15.00’te bir konferans vereceğini, bizim de bu konferansa mutlaka katılmamız gerektiğini söyledi. Hocamız, konferansta yoklama alacağını da ifade etti. Ben konferansın verileceği saatte işte olacaktım. Ancak konferansa katılmazsam devamsızlıktan kalabilirdim. İş yerinden, “bir profesörün konferansı”na katılmak üzere, bir günlük izin aldım.

Ancak bu “konferans” ve “profesör” izni, iş yerindeki arkadaşlarım tarafından çok gerçekçi karşılanmamıştı. Benim işten kaytarmak için bir bahane ürettiğimi düşünmüşlerdi. “Yunus, kompresör nasıldı?” veya “Yunus, bugün kompresör yok mu? Sen seversin kompresörü…” gibi cümlelerle sürekli takılıyorlardı bana. İş arkadaşlarım “konferans” ve “profesör” sözcüklerini birleştirmişler, ortaya “kompresör” diye farklı bir sözcük türetmişlerdi. Benim de adım kompresörcüye çıkmıştı…

Aslında hoca baskısı olmasa da konferanslara katılmayı çok severdim öğrenciyken. Yani iş arkadaşlarımın deyimiyle tam bir “kompresörcü”ydüm ben. Ders gibi değildi konferanslar. Not kaygısı olmadan öğrenme fırsatı sunardı bana. Keyfimce dinler, farklı alanlardan hocaları tanımaya, onların düşüncelerini anlamaya çalışırdım. Sıkılırsam da kimseyi rahatsız etmeden konferans salonundan çıkardım. Çok özgür bir öğrenme fırsatıydı konferanslar…

Herhangi bir işte çalışmadığım zamanlarda, öğlen saatlerinde Mersin Üniversitesi Uğur Oral Kültür Merkezi’ne gider “Acaba bugün nasıl bir konferans var?” diye programa bakardım. Doğrudan alanımla ilgili olmasa da konferanslara girer, not tutar, aklıma takılan bir şey olursa da soru sorardım. Psikoloji, sosyoloji, felsefe hatta fizik, astronomi gibi alanlarda çok sayıda konferansa katıldığımı anımsıyorum.

Ahmet Haşim Frankfurt Seyahatnamesi’nde bir İngiliz nüktesini aktarır: “İki kapı olsa, birisinin üzerinde ‘Cennet’, diğerinin üzerinde ‘Cennet Hakkında Konferans’ diye yazılı olsa, bütün Almanlar ikinci kapıya saldırır.” Üniversitede öğrenciyken sanırım benim de Almanlardan geri kalır tarafım yoktu.

Üniversiteyi bitirip Şanlıurfa’nın bir köyünde öğretmenliğe başladığımda en çok o konferansların tadını özlediğimi hissettim. Öğrenme açlığını kitaplarla tamamlamaya çalıştım o yıllarda. Ancak kitabın tadı başka, konferansın tadı başkaydı…

Üniversitede çalışmaya başlayınca, tekrar gönlümce konferanslara katılabileceğim için içten içe sevindim. Derslerden fırsat buldukça katıldım da… Ancak bütün dünyayı kasıp kavuran salgın süreci, her şeyi olduğu gibi bu tür konferansları da etkiledi. Konferans salonları boş kaldı Covid-19 yüzünden.

Ne var ki her sorun, kendine bir çözüm yolu üretiyor. Uzaktan eğitim gibi, uzaktan konferanslar başladı son aylarda… Söyleyecek sözü olanlar sosyal medyayı, konferans salonlarına çevirdiler. Neredeyse her gün, bir e-konferans duyurusuna rastlıyorum. Birçok akademisyen, sanatçı, gazeteci e-konferanslarla dinleyicisiyle buluşuyor. 

Salgın sürse de insanlar etkileşime geçmenin bir yolunu buluyor işte. Konferanslar -eski arkadaşlarımın deyimiyle  “kompresörler”- insanların öğrenme, düşünme ve paylaşma gereksinimine yanıt vermeyi sürdürüyor.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner185