banner214

Geçenler de bir kanalın canlı tartışma programını izliyordum.  Bir üniversitemiz de öğretim üyesi olan konuşmacı, ülkemizin yönetiminin etik ve hukuki normlara yeterince uymamasından yakınıyordu.  Liderlerin basiretsiz ve dünya görüşlerinin kısır olduğunu vurguladıktan sonra, kişisel bir kanaatini açık sözlülükle dile getirdi, “Maalesef, ülke yönetimine talip olanlar ön sırada gelenler değil, üçüncü dördüncü kalitede kişiler olmaktadırlar!”, diyerek konuşmasını bağladı.

Bu yorumu mantıklı bulurken, bir akademisyen olan profesör unvanlı başka kişi de tersini söylemişti, anımsarsınız; “Ben okumuş kişilerden korkarım.   Cahil olan daha ferasetlidir!” gibisinden konuşmuştu.   Bu zat ise sen neler yumurtluyorsun diye eleştirileceğine, YÖK üyeliğine atanmıştı, hatırlayacaksınız.

Bu iki yorum, aklımıza Nietzsche’nin özgün vurgulamasını getirdi; “Nereden baktığınıza bağlı olarak görünümler ve yorumlar değişebilir!”

Şimdiden düşünelim deyişimde zaten bu tespitten sonradır!

Eflatun; “Aydın insanlar yönetime talip olmazlarsa, cahiller tarafından yöneltilmeyi kabul etmiş olurlar!”, derken, sanırım ilk konuşmacı ile aynı sıkıntıyı dile getirmişti.

Bu yazıyı yazarken adını bir türlü anımsayamadığım bir düşünür ise; “Birinci sınıf insanlar, birinci sınıf yardımcılarla çalışırlar.  İkinci sınıf yöneticiler ise üçüncü ve dördüncü sınıf insanlarla çalışmayı seçerler!”, demişti.  Bu vecize ise YÖK üyeliğine değer görülen ikinci yorumcunun tercihine uygun düşmektedir.

Kanımca, gerek televizyon konuğu olan profesör ve gerekse Eflatun ile adını tam hatırlayamadığım bir diğer düşünür, bizi yönetenlerin özel yetenekleri olan insanlar olması gerektiği konusunda fikir birliği içindedirler. 

Montaigne, “Denemeler” adlı eserinde de bu konuya şöyle değinmektedir; “Bizi yöneten, dünyayı ellerinde tutan kimselerin bizim kadar akıllı olması, bizim yapabileceğimiz kadarını yapması yetmez.  Bizden çok üstün değillerse bizden çok aşağı sayılırlar.  Çok şeyler vaat ettikleri için çok şeyler yapmak zorundadırlar!”.

Doğayı irdelersek, her şeyin bir uyum içinde ve neden niçin sorgulamasına açık olduğunu görebiliriz.  İnsan yönetimi bir kural haline geldiğinden bu yana, insanoğlu belki de otokrasi düzeninin çaresizliğine boyun eğmek zorunda kaldığından, yöneticileri üzerinde kafa yormak şansı bulamamıştır.  “Giden ağam, gelen paşam” fikrinden hareketle, yöneticinin işine karışmamak ve yaptıklarının toplumun iyiliği için olduğu dogmatizmine boyun eğerek kenarda kalmayı tercih etmiştir.  O dönemin insanı, kendisini önce doğaya, sonra krala ve en çaresiz gününde de kadere teslim ederek yaşamayı kabul etmiştir.  Hatta yöneticiden bir iyilik değil, kendisini hedefleyen bir sıkıntı gelmediği sürece o yönetim modelini yeterli görmüştür.

Fransız İhtilali ile gelişen, “eşitlik, kardeşlik ve özgürlük” olarak kristalize edilen yeni yönetim anlayışı, demokrasi adını verdiğimiz yeni sistemle yönetilen kişilere de bazı sorumluluklar yüklemiştir.  Aynen, yüzyıllar önce Eflatun’un dile getirdiği gibi, toplumun aydın, ileri görüş sahibi ve sorumluluk almaktan kaçmayan bireylerine yönetime soyunmak görevi verilmiştir. 

Bu eylem, bazı ülkeler dikkate alınırsa güzel örnekleri ile günümüze ışıklar saçan gelişme modelleri olarak tarihe geçmiştir.  Ki, yöneticisinin üstün niteliklere haiz kimseler olmasına özen gösteren bu grup toplumlar gelişmişler ve demokratik düzenin nimetlerini iyice özümser hale gelmişlerdir.  Bu devletler, ekonomik ve sosyolojik gelişmeler olarak adlandıracağımız tarım ve sanayi devrimlerini başarı ile tamamlamış ve bilişim devrimine hazır hale gelmiş (veya liderleri tarafından bu aşamalara taşınmış ) uluslardır.

Gelişmekte olan ülkeler, yani bizim gibi olanlar, henüz sanayi devrimini dahi tamamlayamadığı için, demokrasinin ekonomik ve sosyolojik aşamalarında halen sınıf atlayamamıştır.  Bu yüzden de, kendilerini yönetecek liderleri seçmek konusunda basiretli davranmak yeteneğine henüz erişememiş sayılabilir.  Bizim yönetim kadrolarımız, ancak bizler kadar eğitimli ve ancak bizim kadar etik ve hukuk kurallarına ancak bizim kadar saygılı kişilerden ortaya çıkartılmışlardır.  Aynen Montaigne’nin saptadığı gibi; “En çok hoşlandığımız insan, en çok kendimize benzettiğimiz insandır!”, yaklaşımı bu seçimlerimizin süregelen yanlışı olmuş gibidir!

Belki de, yeni yöneticilerimizi seçerken, Gandhi’nin düzenlediği “Ölümcül Günahlar Listesi’ni” elimize alarak, bu kıstaslar ışığında sandıklara gitmeliyiz.  Bu liste nedir diye soracak okurlarım için, Gandhi’nin “Ölümcül Günahlar Listesi” şöyledir diyerek, hepimizi

“Şimdiden düşünmek”  üzere vicdanlarımız ve özgür irademiz ile baş başa olmaya davet ediyorum.   İşte liste ve işte gelmekte olan sandık!..

Gandhi’nin Ölümcül Günahlar Listesi;

-İlkesiz siyaset,

-Emeksiz zenginlik,

-Vicdansız haz,

-Niteliksiz bilgi,

-Ahlaksız ticaret,

-İnsaniyetsiz bilim.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner227

banner233

banner255

restbet