Üniversite giriş sınavı sorularından birinin açıklama bölümü satırlarıydı.

On yıllar öncesinin.

 “Çağımızın savaşları danışarak-konuşarak yapılıyor, çağlar öncesi böyle değildi,” diye başlayan.

Doğru.

Kim kimi, nerede-nasıl-hangi durumda yakalarsa-yakalayabilirse, en umulmadık zamanda ve en çok zararı verdirecek biçimde olmak üzere yapılırdı savaşlar.

Hemen her durumda ve her kesim teyakkuz halinde olurdu. Gece ya da gündüz, yaz ya da bahar ve hatta kış, az ya da çok kuvvet fark etmeden sinsice avlayabilmek, en az sürede en çok zararı verdirebilmek idi amaç.

Hazırlıksız yakalayabilmek düşmanı ya da en zayıf anında… Kurgu bu biçimde yürütülürdü.

Peki şimdi?

 “Topraklarımızı ihlal ediyorsun. Dikkat et!”

 “Sana saldırırım, bilgin olsun!”

 “Anlaştığım dostlarım var…”

Bunlara bazen de eklemeler yapılır;

 “Haklı ya da haksız olmamın bir anlamı yok. Saldırırım dostlarımla. Taraftarım çok!”

Evet evet, aynen böyle oluyor şimdiki savaşlar.

 “Ülkeni böleceğim, bana yardım et,” türleri de var, işbirlikçilerle birlikte saldırısı planlanan.

Bir de “İthal” devrimler var ki ne ye ne de yanında yat!

Lozan Antlaşması ile belirlenen Ege Denizi ve Akdeniz’deki ada paylaşımı neredeyse 100 yıl sonra ihlal ediliyor.

Bir avuç dolusu bile olmayan Yunanistan, dostlarıyla, (Emperyalist ABD, sömürgeci-kıyımcı Fransa, henüz örgütlenmesini tamamlayamadan dağılmaya yüz tutan AB, ABD’nin Ortadoğu’daki jandarması İsrail) 83 milyonluk nüfus ve dünyanın en güçlü orduları arasında yer alan TSK’ye karşı kükremeye değil ama ancak hırlamaya çalışıyor!

 “Kâğıttan Kaplan” olarak yani…

İşin bu duruma gelmesinde bizim suçumuz yok mu peki?

Çok!

Zamanında, yerinde, çıbanın başı henüz uç vermişken hakkımızı savunmak, seslendirmek, “Dur!” demek görevlerimizi yapmadığımız için hani deyim yerindeyse “Sarı ineği” vermeyi göze aldığımız için yüzlerce ada ve adacığımızın hem de askerî işgalle gasp edildiğini seyrederek savaş koşullarının yaratılmasına adeta zemin hazırladık.

Tuşlamayı sürdürürken, Türkiye ve Yunanistan temsilcilerinin İstanbul’da görüşmek, konuşmak ve belki de anlaşmak için bir araya gelecekleri haberi geçti TV ekranlarından.

Şimdiki savaşların özelliğinden olarak…

Aklî dengesi yerinde olan hiç kimse, hiçbir toplum, hiçbir millet savaş istemez. Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi “Ulusun hayatı tehlikeye girmedikçe savaş bir cinayettir…”

Ancak;

Ülkene, milletine, varlığına yönelecek her saldırıyı da püskürtmek en büyük sorumluluktur.

Şimdiki savaş yöntemleri nasıl ama?

Kötünün iyisi mi dediniz?

Yok, yok en iyisi savaşsız günlere, yıllara, asırlara… Kısaca sınıfsız toplumlara…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.