Aslında konumuz siyaset insanlarımız ve medya çalışanları üzerinde kurgulanmıştır.   Aklını ve mantığını kullanmamakta direnen, hatta beyinlerini biat etmek bağnazlığına esir ettirmiş bazı insanlarımızı konuşmaktır amacım.

Özellikle TBMM toplantıları TV yayını olarak bir özel kanaldan canlı yayınlanmaya başlayınca, daha çok dikkatimi çekmeye başladı bu kimlikli insanlarımız.  

Öncelikle şu noktaya değinmek zorundayım ki, siyasetçilerin üyesi oldukları siyasi partiye bağlılıklarını ve parti disiplinine uyum göstermelerini anlarım ve hatta saygı duyarım.  Ancak bu özelliklerinin gerçekleri görmezden gelmelerine ve özellikle hakikatleri söylemleri ile çarpıtmalarına olanak vermemelidir diye düşünenlerdenim.

Meclis kürsüsünde konuşmayı gerek parti içerisindeki konumu ve gerekse de kişisel hevesleri nedeni ile alışkanlık haline getirenleri ibretle izlerim.  O ekrandan kimler geldi geçti, kimler unutuldu diye de düşürüm.  Bir kısmı akil insan ve makul bir siyasetçi olarak anımsanırken, bazılarının ismi geçince güler geçerim.  Sanırım birçok vatandaşımız benim gibi düşünürler.

Bu kişilerin temel amacının konu ne olursa olsun seçmenine selam göndermek ama daha önemlisi liderine hoş görünmek sevdasına tutsak olarak kürsüye çıktığına inanmaktayım.  Aslında haksız da sayılmazlar.   Zira bu tür davranışları öne çıkanların bir şekilde kırmızı plâkalı bir arabaya binebilmek şansını ele geçirdikleri de bir gerçektir.  Çünkü egemen olan lider iradesi, konuşmaların gerçeği yansıtmasından öteye, siyasetçinin biat kültürüne yatkınlığını ödüllendirmektedir.   Kısa süreli olsa bile bu terfi, diğerlerine örnek olabilsin diye yapılıyor olsa gerektir!

Yazımın bu noktasında isim vermemin sevimli olmadığını kabul ederek kendimce bir çerçeve çizmek istedim.   Bu çerçeveye girecek birçok adayı Meclis kürsüsünden veya en azından TV kanallarının tartışma konulu programlarını izlerken sizler de tanımışsınızdır.

Benzeri kimlikleri artık adına merkez medya denen, daha doğrusu yandaş medya denmeye başlanan basın yayın kurumlarında da bolca görmekteyiz.  Amaç, özellikle patronun talimatına uygun olarak ve biraz da kendi meşreplerine koşut olarak gerçekleri çarpıtmaları ile ortaya çıkmakta olan, gazetecilik mesleği adına utanç verici garipliklere yol açabildiklerini umursamadan icra-ı zanaat etmektir.  Başarılı olanların yaşam koşullarının iyileştiği ve aksine inananların kapı önüne konulduğunu da örnekleri ile biliyoruz.

Örneğin; çarpıcı bir örneği bir usta gazetecinin kronometreye yansıyan dikkati ile öğrendik.

Bir salı toplantısı sırasında muhalefet partisi genel başkanı bazı belgeleri açıklayacaktır.  Önüne konan sembolik kutuyu açarak içindeki belgeleri okumak için ilk hareketini henüz yapmıştır.  Tahminen bir veya iki dakika sonra, daha ilk belge kutudan bile çıkmadan bir haber kanalı alt yazıya geçer; “Falan kişi, sahte ve yalan belgeleri açıkladı!”.   Yahu güzel kardeşim, bari on beş dakika sabrederek okunan belgeleri bir dinlese idiniz! 

Bu davranışı sergileyen o haber kanalının yayın sorumlusunun başarısı herhalde patronunu ve yakın durulmak istenen partinin ilgililerini, özellikle partinin egemeni olan liderini mutlu kılmıştır.  O patron, artık bir kupon arsaya hak kazanmıştır!

Bu gibi olayalar ve satılmış beyinler tabii ki salt bize özgü değildir.  Şimdi de ABD basınından bir örnekle sizleri tanıştırmak istiyorum.   Gerçek bir olgudur.

 Atletik yapılı bir adam New York’taki Central Park’ta gezinirken, birden feryatlar ve yardım çığlıkları duyar.  Seslerin geldiği yöne koşar.  Saldırgan ve muhtemelen kuduz bir iri köpeğin bir kız çocuğuna saldırmakta olduğunu görür.  Etraftakiler çığlık atarak polis çağırmaya devam ederken, genç adam öne atılır.  Köpekle boğuşarak kızı kurtarır ve köpeği boğarak öldürür.  Bu sırada yetişen ve civardakiler gibi olayın mutlu sonunu seyreden polisler, genç adamın yanına gelir ve onu kutlarlar.  Olayı duyarak gelen ve resimler çeken gazetecilerin önünde duran polis şefi konuşur; “ Bir New Yorklu olarak yarın adını tüm gazetelerde izleyeceksin.  Hepsi senden Kahraman New Yorklu diyerek bahsedecekler!”.

Genç adam, yara bere için cevaplar ; “ Ben New Yorklu değilim”.

Polis şefi devamla ; “ Olsun, Kahraman Bir Amerikalı diyeceklerdir!”.

Yaralı genç adam cevap verir; “ Şey, ben Amerikalı da değilim, Iraklıyım!”.

Olayı görüntüleyen ve yazısı için notlar alan muhabirlerden bir tanesi fanatik bir yabancı düşmanıdır ve gazetesi de aynı odaklı yayınlar yapmaktadır.  Bu gazeteci notlarını çantasına koyarken bıyık altından gülümseyerek olay alanından uzaklaşır.  Masasına döner ve konuyu kurgulamaya başlar.  Yazısını ertesi sabaha yetiştirmek telaşı ile genel yayın yönetmeninin masasına yönelir. 

Ertesi gün, muhabirin ünlü ve çok satan gazetesi sekiz sütuna kocaman bir manşet atmıştır;  “Zalim ve canavar ruhlu Iraklı genç, masum bir Amerikan köpeğini Central Park’ta hunharca boğarak öldürdü!”.

Kıssadan hisse: “Yalan, dörtnala gider; gerçek, adım adım yürür; fakat gene de tam vaktinde yetişir!”     (Norveç Atasözü).

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.