Yoksulluk, geçinmekte çok sıkıntı çekenler denerek tanımlanıyor.  Eski tabiri ile fakr-ü zaruret yani!
 
AKP 2002 yılında seçime girerken ünlü ‘Y’ kodları ile ortaya çıkmıştı, malum.  İlk ‘Y’ ise yolsuzlukla savaş olarak belleklerimize sokulmuştu. Günümüzde bu ilk ‘Y’ artık yerlerde sürünüyor.  Gün geçmiyor ki, AKP İktidarı ile oluşmuş yeni bir yolsuzluk gündeme düşmesin.  Yolsuzlukları belge kıvamında izlemek isteyenler için birçok yazarımız kaleme sarıldılar ve onlarca kitap yazdılar.  İçlerinde de binlerce belgesi bulunan. 
 
Halen tatmin olmayan T.C. Vatandaşları varsa, son çıkanlardan bir tanesine, örneğin Sayın Yılmaz Özdil’in yazdığı “Beraber Yürüttük Biz Bu Yollarda” adlı kitabına bir göz atabilirler.  Çok taze, henüz mürekkebi bile kurumadı.
 
Daha meraklılarınız varsa; sokağa ‘ayakkabı kutusu’ ile çıkabilir, yolda gelip geçenlere ‘saat kaç?’ diye sorabilir veya ‘hırsız var’ diye bağırabilir!  Ensenize destan yazan polisimiz dizi ile bastırınca o zaman anlarsınız, yolsuzluk var mıdır yoksa yok mudur?!
 
Bizim konumuz yazı başlığımızda olduğu gibi T.C. Vatandaşları’nın yoksullaşması üzerinedir, yani ikinci ‘Y’.  İlk tümcemizle vurguladığımız gibi geçinmekte pek çok zorluk çekenler üzerine kurgulanmaktadır.
 
TÜİK, sıklıkla geçim endeksine ilişkin sayılamalar ilan eder.  Günün koşullarına göre kişisel geliri şu kadarın altında olanlar yoksulluk sınırındadır, bu kadar kişisel geliri olanlar ise açlık sınırındadır diye.   Bu sayılamalar ne denli resmi gerçek olsa da, maalesef toplu sözleşmeler yapılırken ve bütçe düzenlenirken unutulur, birden gözden kaçarlar. 
 
Günümüzün asgari ücreti de bu unutkanlıklar nedeni ile açlık sınırının bile altında kalmıştır!
Ülkemizin kişi başına yıllık geliri, bir aralar 10.000 dolar civarında kabul görürken, artan dolar kuru dikkate alınınca artık 8.765 dolara inmiştir.  Bu ortalama rakamdır.  Çünkü gene TÜİK verilerine göre 21.914.000 vatandaşımızın kişisel geliri yıllık 3.024 doların altındadır.
 
Ülkemiz vatandaşlarının en üst gelir grubunu teşkil eden % 10’luk kesim, gayri safi milli hâsılanın % 78’lik bölümünü aralarında paylaşmaktadır.  Geriye kalan % 90’lık dilime ise milli gelirin % 22’lik kısmı kalmaktadır.  Demek ki, ülkemizde yoksullaşmanın en önemli nedeni milli geliri paylaşım adaletsizliği olmaktadır.
 
Yoksullaşmanın bir diğer önemli nedeni de işsizlik olarak anlaşılmaktadır.  Gene TÜİK verilerine göre, işsizlik oranı % 10.6’ dan fazladır.  Yani 3.043.000 insanımız işsizdir.  Bu rakama artık iş aramaktan pes edenleri de eklememiz gerekiyor ki, bu grubun sayısı da 2.384.000 olarak istatistiklere yansımaktadır.  Bu arada TÜİK’in komik bir yaklaşımı da şudur; son üç ay içerisinde bir gün olsa bile çalışabilmek şansını bulabilmiş insanlarımız işsizler ordusuna ait sayılamalara dâhil edilmemektedir.
 
Kanımca yoksullaşmayı kırsal alan ve kentsel alan diye ikiye ayırmakta doğru bir yaklaşım sayılabilir. 
 
Kırsal alan yoksullaşması adına yeterince toprağı olmamak ilk kıstastır.  Miras nedeni ile bölünerek küçülen kişi başı ekili tarım alanları, kırsal alan insanını beslemeye yetmemektedir. 
 
Buna bir de devletin tarım ve hayvancılık planlamasızlığını eklersek, çiftçi ürününün getirisini nerede ise aracılara kaptırmış gibidir.  Devletin yıllık tarım planlaması ve yol göstericiliği olmuş olsa ve çiftçilerimiz kooperatif çatıları altında birleşebilseler, bazı istisna örneklerini izlediğimiz gibi daha verimli tarım getirisine sahip olabilirler.  Ama ülkemizin üzerinden atamadığı komünizm fobisi yüzünden kooperatifleşme gelişememekte, devlet tarafından da teşvik görmemektedir.  Devletin tarım politikası iflas etmiştir.
 
Keza, otlakların betonlaşmaya terk edilmekte oluşu ve özellikle doğu ve de güneydoğuda terör korkusu yüzünden meraların kapatılmış olması da hayvanlığımızı baltalamıştır. Bu da kırsal alan adına menfi bir gelişme olmuştur. Demek ki,  hayvancılık politikası da yoktur.
 
Kentsel yoksullaşma ise kırsal alandan kentlere göç dalgası ile artan bir grafikle izah edilebilir.  Kente gelince, kırsal alan kültürünü de beraberinde getiren insanlarımız, tüketim ekonomisinin yalancı baharının albenisine kapılarak üretmeden ve yeterince kazanmadan harcamak yoluna sapmışlardır. Kültürel açlıklarını tüketim ekonomisi ile telafi edeceklerini sanarak ve tabii borçlanarak.  Bu borçlanmalar kredi kartı aracılığı ile ödenemeyen borçlar hanesini kabartmış ve borcunu ödemeye çalışan kişiler yeni borçlarla duman olmuşlardır. 
 
Halen ödenmeyen kredi borçlarının beş milyar TL’yi aşkın olduğu ifade edilmektedir.
 
Yoksullaşmanın bir başka boyutu ise üretemeyen ülke haline gelmemizdir.  Sanayileşme hamlemiz tökezlemiş, nerede ise orta çağ zihniyetine takılı kalmıştır.  Ürettiğimizi sandığımız ürünler aslında montaj sanayi mallarıdır ve bu ürünlerin nerede ise yarıdan fazlası dolarla ithal edilen malzemelerden oluşmaktadır.  Hatta bazı grupların ithalat oranı % 80’e yakındır.
 
Üretememek ve batının gelişmişliğine öykünerek kazanmadan tüketmek kötü alışkanlığı, bizim yoksullaşmamızın en önemli nedenidir denebilir.  Ayrıca şatafata olan yeni zaafımız ve belki de petrol zengini Körfez ülkelerine öykünerek insanlarımıza getirisi olmayacak lüks betonarme sevdamız bizi sadece kişisel olarak değil, devlet bazında da yoksullaştırmaktadır. 
 
Adı üstünde; ayranımız yokken içmeye özdeyişi ile saraylar da ve özel yapım yerleşkelerde yaşamak arzumuzu başka nasıl izah edebiliriz.  Yoksa bizim yöneticilerimize de ünlü ekonomik tetikçiler mi ara gazı vermektedir?!.
 
Kısacası bu düzen sürdürülemez ve sürdürülmemelidir!..
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.